Arama

Hayata Dair - Sayfa 10

Bu Konuya Puan Verin:
Güncelleme: 2 Ekim 2013 Gösterim: 251.981 Cevap: 1.657
pasaklikedi - avatarı
pasaklikedi
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #91
pasaklikedi - avatarı
Ziyaretçi
Hayata Dair Yamalı pantolonlarla uzandık hayat defterinin çizgisine.
Bayramdan bayrama alınan ucuz kazakların çabuk sararan rengi gibiydi çocuk oyuncaklarımız.
Sponsorlu Bağlantılar
Zerdali ağacının en ucundaydı büyük meyva,
Elimizdeki tuz torbalarıyla bekledik düşüşünü.
Çoğu zaman yağmurlar kiraza ayrı bir güzellik katardı.
O güzelliklere uzanırken bastığımız çeper yıkıldı;
Yıkıntıya harç kardık.
Hayatın defterindeki çizgiler hep düz olmuyor tabi...
Zigzaglar kırıyor belimizi bazen...
Alçakça bir tutum içinde oluyor kağıt;
Bedenimizi çürütüyor beyaz akışlar...
Kadınlar tokalarını arıyor şaşkınca,
Erkeklerse tokasını arayan kadınları...
Bugünlerde hep birşeylerin mahcubiyetindeyim.
Bazı insanları da katıyorum zincirleme gelen şiirlerime
'Yalnız değilim' demek ister gibi beraber uzanıyoruz
Kağıtlarda.
Neden bilmiyorum ama
Hayat denilen şu nihilist yokuşun uçurum içiren yamacına kendimi her asışımda
Aklıma güzel bir kadın geliyor;sevgisizliğine ağlıyorum.

kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #92
kambis - avatarı
Ziyaretçi
HAYAT DERSLERİ

Sponsorlu Bağlantılar

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç
yaşındaki
oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun
kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve
çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu
hemen hastaneye götürmüş.

Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da
elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını
kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini
açtığında,bandajlı
ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle,
"Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş
ve

sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden
çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş.

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını
işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın.

Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi
anladığınızda,
önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler
ve
incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle
performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz
hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı
sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve
düşünün. Sabırlı olun. Anlayış
gösterin ve sevin.
Son düzenleyen Blue Blood; 1 Nisan 2006 10:35 Sebep: görsel düzenlendi
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #93
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
HAYAT

Sonsuzdan gelip
Sonsuza uzanan
Bir caddedir hayat yolu
Bakımlıdır bazı kaldırımları
Taş topraktır bazıları
Gidişi olup dönüşü olmayan
Bir caddedir hayat yolu
Sağa sola kıvrılan
Sokaklar... Sokaklar...
Ah! o sokakların
Kimisi ışıl ışıldır geceleri
Kimisi ay ışığını görmez besbelli
Her köşe başı parselli
Girerken ödersin ücreti
Kimisi bahşişler savuşturur havalara
Kimisi muhtaç küf kokan tokluklara
Tefeciler pohpohlanır da
Satın alınır alın terleri üç kuruşa
Satılık yürekler vardır dükkanlarda
Satılıktır sevdalar, dostluklar

Gidişi olup dönüşü olmayan
Bir caddedir hayat yolu...

Son düzenleyen Blue Blood; 1 Nisan 2006 10:36 Sebep: görsel düzenlendi
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #94
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Hayat, kimi zaman aşılması zor, sarp bir kayalık,
Kimi zamansa insanları yutmaya hazır derin bir bataklık,

Mutluluklar gecenin rengini çalmış, karanlık
Çoğul düşünmek çıkarılmış kalplerden,
yok olup gitmiş insanlık,

Savaşmak çözüm olarak gösterilmiş bütün anlaşmazlıklara,
Sevgi, yenik düşmüş paranın vaat ettiği sahte mutluluklara,

Her seferinde kandırıldığımızı bilsekte, yine de umut diye sarılmışız yalanlara,
Doğruları hapsetmişiz bitmek tükenmek bilmeyen sonsuz yalnızlıklara...

hikaye1001729am

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #95
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
bir şişe serum

İhtiyar doktor beyaz uzun gömleğini ilikleyerek doğruldu, sigarasını söndürdü. Loş çadırın kat kat perdeli kapısını kaldırdı. Çukura batmış uzun kirpikli gözleriyle etrafına bakındı. Dışarıda kolları kırmızı beyaz işaretli askerlerin taşıdığı boş sedyeler süratle uzaklaşıyor, üzerlerinde kırmızı aylı beyaz bayrakların sallandığı geniş çadırların önünde öteye beriye gidip gelen doktorlar dolaşıyor, derinden top sesleri aksediyordu. Daha harp bitmemişti. İlerleyen fırkanın geride bıraktığı yaralıları toplamak için henüz yeni vesait yollanıyordu… Elinde sımsıkı tutmakta olduğu perdenin kıvrımlarını bıraktı, köşeye çekildi… Kaşlarını çattı, yüzünde müziç bir sıkıntının derin çizgileri gözüküyordu. Yanı başındaki portatif bir iskemleye oturdu, kır düşmüş uzun saçlarını uzun parmaklı ve damarlı elleriyle kavradı ve bulanmış gözlerini karşıda masanın üstünde sarı dişleri, karanlık gözleriyle sırıtan bir ölü kafasına dikti, düşünmeye başladı: Daha yaralılar gelmemişti. Bugünkü intizar çok sürmüştü. İçinde müthiş bir şüphe kendini yiyip bitiriyordu. Ya bugün oğlu da yaralanmışsa… Ya… Ya… O hiç gelmezse… Bütün ümidi, bütün tesellisi oğlu, bir tek oğlu ölmüşse…
Oğlu için yaşayan bu biçare ya ne yapardı?.. O da ölürdü, o da…
Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı. Şimdi oğlunu kanlı göğsü, kapalı gözleri, mor dudaklarıyla görür gibi oluyordu. Doğruldu, ellerini ileriye doğru, o hayali, o kanlı hayali itmek ister gibi uzattı… Sonra titreyen kolları yana düştü.
- Of!.. Bugün içimde öldürücü bir şüphe var, diye mırıldandı… Kalktı, hızlı adımlarla çadırın içinde dolaşmaya başladı… Ona oğlunun yaralandığını veya öldüğünü kim söylemişti?.. Hiç kimse… Fakat bir ses, ta içinden gelen bir ses ona, başına muhakkak bir felaket geleceğini haykırıyordu… O, bu sesi, bu melum sesi boğmak ister gibi göğsünü tutuyor, sıkıyor, fakat muvaffak olamıyor ve yine kendi boğuluyordu. Bir aralık dışarıda gürültüler çoğaldı…
Yaralılar getiriliyordu… Kapıya doğru ilerlemek istedi, fakat müteredditti… Ya onu da şimdi bir sedyenin üstünde sarı yüzüyle görecek olursa?.. Fakat vazife onu davet ediyordu, çıkmalıydı.. Çıktı… Birçok sedyeler gidip geliyor, beyaz uzun gömlekli doktorlar öteye beriye koşuşuyorlardı… Ameliyat çadırına doğru ilerledi… İçeri girdi ve oradakilere boğuk bir sesle:
- Ne haber? dedi. Ağır yaralılarımız var mı?
Arkadaşlardan biri cevap verdi:
- Pek de yaralımız yok. Yalnız miralayın sağ bacağını bir gülle misketi fena halde hırpalamış, büyük bir yara açmış. Bu esnada hücuma kalkan fırka da ilerleyince, uzun bir müddet bakılamamış… Yarası çok pis, herhalde bir serum yapmak lazım…
- Ya?.. Allah bize acımış, çünkü bilirsiniz, bizim fırkamızın hayatı miralayımızın hayatıyla beraberdir. Hemen bir serum yapıp tatanos tehlikesini atlatmalıyız. Kendisi nerede?
- Pansumanda!

Pansuman çadırına gitmek üzere dışarı çıkıyordu ki birdenbire kapıda durdu, sarardı, bir defa sarsıldı, sonra "Oğlum! Oğlum!" diyerek kapıdan girmekte olan bir sedyenin üstüne atıldı. Arkadaşları onu tuttular… Mecruh çok ağır gözüküyordu. Göğsünde derin yarası vardı. Ameliyat masasının beyaz muşambası üzerine yatırdılar. Biçare sarı rengi, mor dudakları, korkunç gözleriyle bir köşede ellerini birbirine sürterek bunu seyrediyordu… Yaralı yatırıldı. Yarası açıldığı zaman ihtiyar doktor birden bire masaya koştu… Hırıltılı bir sesle:
- Berbat, pis bir yara! Diye söylendi… Kendi eliyle yarayı muayene etti. Çok derin değildi, tehlike yoktu… Geniş bir nefes aldı… Gözlerinin içi gülüyordu… Şimdi yanlız bir tehlike vardı, tatanos tehlikesi… Bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra… Heme arkasını döndü ve eczacıya:
- Aman, beyim, dedi, iki serum. Çabuk yetiştirin. Biri oğlum, öbürü miralay için iki şişe…

Ak sakallı, gözlüklü bir adam olan muhatabı yavaşça:
- Unutuyor musunuz, beyim, dedi. Geçen tayyare taarruzunda bombalarla yanan ecza depoları meyanında serumlar da mahvolmuştu.. Fakat yalnız bir tane kurtarıldı zannediyorum… Size bunu söylemiştik. İstanbul'a yazdık, daha…

O artık fazla tafsilat dinlemiyordu. Yalnız serumun bir tane olduğunu hatırlıyordu… Artık bütün ümidi mahvolmuştu, oğlu ölüme mahkum demekti… Seruma muhtaç iki yaralı var. Buna mukabil bir tek şişe… Birisi mülazım, diğeri miralay… Biri alay kumandanı, diğeri küçük zabit! Biri sade kendi oğlu, diğeri bütün bir alayın babası… Vazife hissi ve baba şefkati çarpıştı… Hem de zaten, miralay dururken, "Serumu oğluma yapın," dese sözünün hükmü olacak mıydı?
Arkadaşları donmuş gibi bu mücadelenin kanlı izlerini onun gözlerinden takip ettiler… O, yerden doğruldu, gözlerini masada yatan oğluna çevirdi, durdu, dakikalarca durdu… Sonra birden titrek, meyus, fakat azimkar bir sesle:
- Serumu miralaya tatbik ediniz, emrini verdi ve oğlunun üstüne yığıldı…

On gün hiç oğlundan ayrılmadı… Onun tatanosun yakıcı pençesinde ne büyük ıstıraplarla kıvrandığını boş gözlerle seyretti ve o son bir gerinişle katıldığı zaman ilerledi. Bir kere sarstı, bir daha, bir daha! Sonra gözleri büyüdü, saçları dikildi, ağızı çarpıldı, acı bir kahkaha salıvererek oğlunu, oğlunun donmuş, katılaşmış cesedini kucağına alarak çıktı. Ne yapacağını bilemez serseri bir revişle, uzaklarda yeşil zirveleri dalgalanan duradur dağlara doğru uzaklaştı.
O geceden sonra ne doktoru, ne de oğlunu bir daha göremediler.
Son düzenleyen Blue Blood; 1 Nisan 2006 10:37 Sebep: görsel düzenlendi
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
22 Mart 2006       Mesaj #96
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Hayat elbise giymiş bir kaus
Karıştığın zaman hayata Arkadaşların olacak,güzel anları paylaştığın Şanslıysan eğer dostluğu öğreneceksin Başka birisi için düşünmeyi,üzülmeyi öğreneceksin Acıyacaksın bi dolu anlamsızlığa hayatını adamış insanlara Anlayacaksın ama anlatamayacaksın Gün gelecek biriyle tanışacaksın Eğer öğrenmişsen bu dünyada saklanmayacak tek şeyin sevgi olduğunu Ve sevmekten gurur duyabilmeyi Düşünmeden hiç bir şeyi konuşma sırasını yüreğine devredeceksin Hayır derse eğer sevginle mutlu olma vakti demektir kızmadan hiçbir şeye ve hiç kimseye Kabul ederse,işte o zaman hayat tüm servetini sunmuştur sana Her anında onla olacaksın Ne birlikte olmak yetecek sana ne ayrı olmak En güzel yalanları onla paylaşacaksın Her seferinde doğru olduğuna inandığın ve öyle olması gereken yalanları Beni hiç bırakma diyecek sana Bunun imkansızlığına inandırmaya çalışırken onu Ve sen de inanmışken hiç ayrılmayacağınıza Birkaç veda sözcüğünü duyacaksın onun ağzından Hayatında duyduğun en berbat sözcükler olacak bunlar Anlamayacaksın nedenini Sözcüklerin tükendiğini hissedeceksin ve nefes almanın zorlaştığını Göz yaşların akmak için yalvaracak sana Kalbin her seferinde tonlarca yükü kaldırıyormuşçasına atacak Telefona bakacaksın,elin uzanacak tuşlara; Arayamayacaksın,aramayacak Kederlerin olacak umutların Her yapmayı planladığın aklına geldiğinde bir ağrı duyacaksın göğsünde Ne olursa olsun Unutmaya çalışma sakın Çünkü unutmaya çalıştıklarındır bu hayatı yaşanabilinir kılan Gülümse! Yaşadıkların için mutlu....

hikaye1001720qu
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Mart 2006       Mesaj #97
Misafir - avatarı
Ziyaretçi



hikaye10002 cbk
hikaye10002 cbk


hikaye10002
hikaye10002 cbk


HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....

hikaye10002 cbk

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.

Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."



hikaye10001 cbk

Sorry, your browser doesn't support Java(tm).

MASAL

TATLI CADI!!

Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı


kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ?

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ...
Msn Happy)))


AMA TATLI...


hikaye10001 yuz
Son düzenleyen Blue Blood; 1 Nisan 2006 10:40 Sebep: görsel düzenlendi
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #98
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
g5to1oc
venüsün_kızı - avatarı
venüsün_kızı
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #99
venüsün_kızı - avatarı
Ziyaretçi
HAYATIMIZDAKI BUYUK TASLAR


Bu hikaye Northwestern Universitesi is dairesi master ogrencileri ile zaman yonetim dersi profosoru arasinda gecer:

Profosor sinifa girip karsisinda duran, dunyanin en secilmis ogrencilerine kisa bir sure baktiktan sonra, Bu gun zaman yonetimi konusunda deneyle karisik bir sinav yapacagiz dedi.Kursunun altindan kocaman bir kavanoz cikarip ardindan yumruk buyuklugugunde taslari alip buyuk bir dikkatle taslari kavanozun icine yerlestirmeye basladi.Kavanozon daha fazla tas almayacagindan emin olduktan sonra ogrencilere dondu ve bu kavanoz doldumu? diye sordu.Ogrenciler hep bir agizdan doldu diye cevapladilar.

Profosor oylemi? dedi ve kursunun altina egilerek bir kova micir cikarti.Miciri kavanozun agzindan yavas yavas doktu sonra kavanozu sallayarak micirin taslarin arasina yerlesmesini sagladi.Sonra ogrencilere donerek bir kez daha bu kavanoz doldumu? diye sordu.Bir ogrenci dolmadi heralde diye cevap verdi.Dogru dedi.

Profosor yine kursunun altina egilip bu defa bir kova kum cikartti ve kumu kavanoza bosaltarak taslarin ve micirlarin arasina yerlesmesini sagladi.Tekrar ogrencilere kavanozun dolup olmadigini sordu ogrenciler hayir diye cevapladilar.Guzel dedi ve bu defa bir surahi su alarak kavanoza bosaltti.Sonra ogrencilere donerek bu deneyin amaci ne? diye sordu.Uyanik ogrencilerden biri zamanimiz ne kadar dolu gorunurse gorunsun aslinda ayirabilecegimiz zamanimiz mutlaka vardir diye yanitladi.

Hayir dedi Profosor bu deneyin esas amaci Eger buyuk taslari bastan yerlestirmezsen kucukler girdikten sonra buyukleri asla kavanozun icine yerlestiremezsin gercegidir.

Profosor devam etti nedir hayatimizdaki buyuk taslar?Cocuklariniz, esiniz, sevdikleriniz, arkadaslariniz, hayalleriniz, sagliginiz, egitiminiz vs vs.. buyuk taslariniz belki bunlardan biri belki bir kaci belkide hepsi.Bu aksam uyumadan once iyice dusunun sizin buyuk taslariniz hangileri iyice karar verin.
Bilinki buyuk taslarinizi kavanoza ilk basta yerlestirmezseniz bir daha asla yer bulamazsiniz ...


GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
25 Mart 2006       Mesaj #100
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
HAYAT KEŞKELERLE DOLU BİR KAOS'TUR

Hayat mutluluğun verdiği umutsuzlukla sona erer,
kimi zaman anlatır yasanmış öyküleri. Küçük bir çocuğun masumca akan, tertemiz gözyaşlarıyla baslarsın hayata...
Ve yasamaya koyulursun, mücadele etmekten yorgun düşmüşsündür biran... Sonra geçmişini düşünmeye başlarsın, biran hüzünlenirsin ve iki dudağının arasından bir tek kelime çıkar
"KEŞKE" ...
Düşündükçe hep keşke dersin. Ve insanin hayatına keşkeler girmeye görsün. Hayat boyu hep ayni kelimeyi telaffuz edersin. Düşünmek istemezsin biran... duraksarsın ve nerden düşündüm keşke düşünmeseydim ve yasamamış olsaydım dersin yine...
Görüyorsunuz ya... Keşkelerden kaçış yoktur.
Düşünmekte de ve düşünmemekte de keşkeler var. Diyorum ya insanin hayatına keşkeler girmeye görsün.
Aksam olmuştur artık, günün yorgunluğunu unutmuş uykuya dalmışsındır. Ve pencerene bu sabah güneş daha farklı doğmuştur, daha sıcak daha sevecen daha cüretkar doğmuştur dünyana...
Gözlerini açtığında farklı uyandığını hissedersin sanki geçmişi unutmuş gibi... ve daha
farklı başlarsın gününe. Daha umutlu ve daha siki sarılırsın hayata... Sonra bir kapı sesi duyarsın, gıcırtısı kulaklarını rahatsız eder. Bu kapı gönül kapındır. Mutluluğun bedenin okşadığını düşünürsün. Hiç ihtimal vermeden inanırsın, sevinir mutlu olursun. Kapıdan baktığında uzakta hafif bir gölgenin olduğunu fark edersin. Ve ağzın kulaklarına varmıştır. Bu aşk olmalı diye düşünerek koşar adımlarla,nefes nefes hızla yaklaşırsın gölgeye.
Ve ne göresin o gölge sadece bir toz tufanıymış.
Senin aşk dediğin meğer koca bir yalanmış. Ve kendine geldiğinde hayatin yine seni kandırdığını anlarsın. Ve yine KEŞKE dersin. Keşke inanmasaydım, keşke hayata koşmasaydım dersin hep...


dagarcik10011cbk119ha13vk
Son düzenleyen Blue Blood; 1 Nisan 2006 10:39 Sebep: görsel düzenlendi

Benzer Konular

27 Kasım 2010 / Ziyaretçi Cevaplanmış
7 Mart 2012 / Misafir Soru-Cevap
20 Temmuz 2009 / _PaPiLLoN_ Psikoloji ve Psikiyatri