Kuran ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli.
Bizce tefsir kitaplarında veya tefsir zihniyetinde yaşayan zaafları şöyle sıralayabiliriz:
1. Basiretsiz nakilcilik.
2. Hurafeperestlik. (Bu iki zaaf israiliyyat dediğimiz malzemeyi bolca kullanmıştır.)
3. Teferruatçılık. Bilhassa Kur'an'ın kıssaları etrafındaki teferruatçılık.
4. Bilgiçlik, işgüzarlık. Kur'an'ın müphem bıraktığı açıklamadığı ifadeleri açmak; onları belirlemek.
5. Filolojik bilgi yetersizliği. Yani arapça bilgisinin sakatlığı yetersizliği.
6. Aşırı sembolizm. Bâtıni veya Eş'ari denilen tefsircinin temayülleri
7. Siyasi tarafgirlikler.
8. Aşağılık duygusu ya da modern temayüller. Bu daha çok son asırda meydana gelmiş bir zaafdır. Onu arz edeceğiz.
1. Basiretsiz nakilcilik
Şimdi basiretsiz nakilcilikle hurafeperestlik, gerçekten sonralarının israiliyyat dediği aslı olmayan bir sürü hikayelerle desteklenmiştir. Bunun örneğini hemen hemen rivayete dayanan ve hatta dayanmayan her tefsirde bulmak mümkündür.
Bir örnek olarak İbn-i Kesir'in Nemi Suresi 82. ayetinde geçen Dabbetül-arz hakkında verdiği rivayeti verebiliriz. Orada Dabbetü'l-arzı tefsir edivor Ibn-i Kesir. Bu diyor filan filandan nakletti ki; dabbetül-arz öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, dağ keçisi boynuzlu, deve kuşu boyunlu, aslan görünüşlü kaplan renkli, kedi böğürlü, koyun kuyruklu ve deve ayaklı bir varlıktır.
Bu işte Kur'an'ın ifade ettiğine göre Allah'ın emri vaki olduğu zaman bir dabbe çıkacak ve gerçekten onların inanmamış olduklarını onlara söyleyecektir. Bu mealde tefsirine ve gerçeği nedir onun izahına girmek istemiyorum.
Şimdi bu kadar bilgi o zaman nereden elde edildi? Ravi bunları nasıl buldu?
Bunların tartışması yok. Keza Rasulullah dönemine ait olaylarda böyle şeyler verilebiliyor. Furkan Suresinin 52. ayetindeki bir izah münasebetiyle müslüman müfessirler bu gün Salman Rüştü'nün kitabına esas olan garanik olayını, yani "şeytani ayetler" olayını bir vakıa imiş gibi zikrederler. Ve oradaki ayetin manasını aslından saptırırlar. Güya Rasulullah (a.s.) Necm Suresini okurken Kabe'nin çevresinde, muhatabı müşrikler ve müminlere Lat ve Uzza ve üçüncüsü Menat ifadelerine geldiğinde şeytan dilini sürçtürmüş oraya bir ibare sokuşturmuş. "Bunlarda yüce varlıklardır ve bunların şefaatleri umulur." şeklinde şeytan sokuşturmuş. Rasulullah (a.s.) bunun farkına varmamış, sonuna kadar okumuş sureyi. Orada müşriklerde, peygamberin bu tavizi karşısında memnun olmuşlar, insanların aradıkları da Kur'an'ın ifade ettiği gibi "Sen biraz tavizkar davranasın istediler ki onlarda tavizkar davransınlar." (Kalem/9). Şimdi bundan büyük taviz mi olur ? Resulullah (a.s.) risaletinin ana hedefi risaletinin varlığının manası olan tevhidden taviz veriyor ve müşriklerin tapmakta oldukları Putların da şefaatçi olabileceklerini ve bunlarında "yüce varlıklar" olduğu ifadesini kullandı deniyor. Güya sonra Cebrail (a.s.) hatırlatmış ve Resulullah da buna çok üzülmüş sonra ayetler tashih edilmiştir. Yani doğru şekliyle Kur'an'a geçmiştir. Ama Şeytani ayetler böyle rivayet kitaplarında vardır.
Bir müsteşrik bile diyor ki; Muhammed (a.s.) akıllı bir insandır. Kendi mücadelesini ters yüz edecek bir ifadeyi nasıl kullanabilir ve yalanın bacağı kısadır diyor, aynen bu tabiri kullanıyor.
Ama malesef bu rivayeti mesela Taberi’nin Furkan Suresinin 52. ayeti kerimesi münasebetiyle verdiği tefsirde bulabilirsiniz.
Mesela İbn-i Hacer el Asgalanı bununla ilgili bütün rivayetleri derler sonunda olayın bir aslı vardır der ve bunu da savunur.
Şimdi bu kozları kim veriyor? Tabi ki bu yolla biz islam düşmanlarına koz veriyoruz. Tabi bunun karşılığında gayretli ve Islamın özünü kavramış insanlarımız ve alimlerimiz de vardır. Bunlarda böyle bir şeyin asılsızlığını ve islami esaslara nasıl ters düşmekte olduğunu tarihi esaslar noktasında nasıl aykırı olduğunu güzel ifade etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun.
2. Hurafeperestlik
Hurafeperestliğe çokça örnek vermek mümkün. Bunlar çok kolay ve çok sayıda tefsir kitaplarında bulunur. Şimdi bu hurafeperestliğin temelinde aslında Arapların genel seviyesinin düşüklüğü vardır.
Resulullah (a.s.)'ın hitap ettiği Araplar Kur'an'ın bize ifade ettiği gibi Resulullahtan hep bir sihirbazdan istenecek şeyler istiyorlardı. Hep mucize istiyorlardı. Hep böyle harikulade haller istiyorlardı. Beraberinde bir melek dolaşmasını istiyorlardı. Devesinin karnındakini bilmesini istiyorlardı. Yani seviye olarak biz o insanların hepisinin bir Hz. Ebubekir Hz. Ömer gibi insanlar olarak görmemiz mümkün değildir. Bu seviyesiz insanlar sonradan veya kerhen girmiş oldukları islamı elbetteki herhangi bir yolla savunmak durumunda kalacaklardı ve onlann bıraktıkları kültür daha doğrusu kültürsüzlük zamanla rivayetler şekline dönüşerek islami esaslara da islami kaynaklara da girmiş bulunmaktadır.
Yani Resulullah'ın hayatında onunla sonuna kadar mücadele edenler hep hurafelerini ön planda takdim edenlerin Resulullah'ın vefatından sonra hep aynı şekilde nefislerini ıslah ettiklerini, ilk müslümanlar gibi her şeyi sindirdikleri herhalde iddia edilemez.
3. Teferruatçılık
Teferruatçılık konusunda da başka örnekler vermek mümkündür. Burada Kadir Suresi ile ilgili bir örnek vereceğim önce. Malumunuz Kadir suresinde şöyle bir ifade geçer:
"Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır" (Kadir/2). Şimdi bu bin ay meselesini rivayetlerle doldurmak lazım.
Bir rivayet şöyle:
İsrail oğullarından birisi gece kaim, yani ibadetle geçiriyor. Gündüzün hep düşmanlara karşı cihad ediyor yani mukabele yapıyor. Bu bin ay sürüyor. Resulullah bunu ümmetine anlatınca ümmeti kendi ibadetini böyle bir cihadın yanında küçümsemiş, azımsamış. Müslümanları teselli sadedinde kadir suresi inmiştir. Yani Kadir gecesi onun cihad ettiği bin aydan daha hayırlıdır. Dolayısı ile tabi sonraki müslümanlar bu Kadir gecesini ihya için çeşitli yollar aramışlardır. Önce tesbit için, sonra ihyası için. Bir başka rivayette şöyle; demişlerdir ki Resulullah (a.s.) güya bir gece rüyasında Emevileri, ümeyyeoğullarını kendi mimberi üzerine tırmanıp inerken görmüş. Bu onların iktidar olduklarına işaretmiş ve üzülmüş ve teselli etmiş Resulullah (a.s.)'ı, yani onlann bin aylık iktidarından Kadir gecesi daha hayırlıdır.
Evvela bir ihbar var ayette. Emevi iktidarının bin ay süreceği ihbarı ikincisi Kadir gecesi bundan daha hayırlı. Bazıları itiraz ermişler demişler ki bu bin aydan fazla sürüyor bu nasıl izah edilecek? Bakıyorsunuz mesela merhum Muhammed Hamdi Yazır tefsirinde buna uzun sayfalar ayırmıştır.
Hadise zayıftır diyenlere cevap vermek için bu bin aya nasıl indirilir? Bunun hesabını yapmıştır. Evvela son dönem bir takım karışıklık dönemiydi, bunları saymasak veya Ömer bin Abdülaziz dönemi, Hulafei Raşidin dönemine benziyordu, bunu çıkarırsak bunun hesabıyla sonunda zaafı için ileri sürülen bin ayın kutsallığı iddiasını çürütmüştür.
Kur'an'da yer alması veya ima yoluyla veya işaret yoluyla bulunması mümkün olmayan şeyler nasıl bu teferruatçı zihniyetle Kur'an'a intikal edilmektedir.
Bu konuda gayb haberleri de teferruatçı zihniyetin malzemesi olmuştur. Gayb haberleri insanın sahip olduğu imkanlarla izah edemiyeceği, ancak Allah'ın bildirdiği kadarı ile bilinebileceği haberlerdir.
Bu meyanda Allah'ın zatı, cennet cehennem ahvali, kıyamet ahvali bunların hepsi gayb haberleridir. Ve müminler bu haberlere Allah'ın bildirdiği kadarıyla inanmakla mükelleftirler. Ondan ötesine de geçmemekle mükelleftirler. Çünkü gayb haberleri bilhassa Allah'ın zatı ile ilgili olan onun ötesinde ki alemle ilgili olan gayb haberleri bize ancak sembolize edilerek aktarılmaktadır. Fakat görüyoruz ki tefsir kitaplarında bu saha çok kurcalanmıştır. Ve çok malzeme elde edilmiştir. Cennet Cehennem tasvirleri gerçekten ciltlerle roman yazılacak kadar genişletilmiştir.
4. Bilgiçlik
Başka bir zaaf; "bilgiçlik", "işgüzarlık" diyebileceğimiz bir zaaftır.
Kur'an'ı Kerimin konusu ve hedefi olmayan konulara girmek.
Bunlar, belki gene zaaf olmakla birlikte iyi niyetle yapılan şeylerdir. Gerçi önceki zaaflar da öyledir. Yani cehaletle sokulan bir çok şey, iyi niyete dayanılarak ortaya çıkarılmıştır. Buna iki örnek verebiliriz:
Mesela; en kısa tefsirlerden sayılan Celâleyn Tefsiri'nde Gaşiye Suresi 20. ayet hakkında şöyle denilir. Önce Gaşiye suresi 20. ayeti hatırlatalım: Orada buyurulur ki:
"İnsanlar deveye bakmıyorlar mı nasıl yaratılmış. Gökyüzüne bakmıyorlar mı nasıl yükseltilmiş? Yeryüzüne bakmıyorlar mı nasıl düzleştirilmiş?"
Şimdi müfessir celallerden biri, yani celal İbn-i Suyûti -çünkü iki Celal yazmıştır Celâleyn Tefsirini- diyor ki bu ayet, bu ifade; dünyanın düz olduğuna sarih delildir. Heyet alimlerinin, yani Astronomi alimlerinin inandığı gibi küre değil, düz olduğuna kat'i delildir.
Her ne kadar Heyet alimlerinin bu inancı islamın bir rüknünü yıkmıyorsa da şimdiki aslında Kur'an'ın hedefi noktasında bir zaaf vardır.
Yani Kur'an neyi hedefliyor ? Oraya da geleceğiz. Buradaki gaflet-Allah rahmet eylesin gene o insanlara- sonuçta bu hataya sebep oluyor. Yani Kur'an burada neyi hedeflemiştir?
Gerçekten dünyanın kozmografisi, astronomisi hakkında bir bilgi vermeyi mi hedeflemiştir yoksa hidayeti esas alan nazarla mı meseleye bakmıştır ?
Başka bir örnek müfessir Râzî'den verilebilir: O da Bakara süresi 22. ayette geçen bir ibare münasebetiyle konuşuyor. Orada deniliyor ki
"O Allah, size yeryüzünü döşek yapmıştır." (Bakara 22).
Şimdi müfessir Râzi -Allah ondan razı olsun- buyuruyor ki; Dünyanın döşek olabilmesi için sakin olması lazımdır. Yani hareket etmemesi gerekir, bu nitelikte olabilmesi için şimdi düşünelim diyor, dünya hareket ediyorsa bu iki çeşit olabilir. Mantık da yürütüyor: "Ya yuvarlanarak hareket eder veya düşerek düz hareket eder. Şimdi düz hareket ettiğini farzetsek, yüksek bir yerden atlayan bir adam bir daha dünyayı yakalayamazdı. Çünkü kütlesi büyük olan şey -iki şey düşüyorsa- daha hızlı düşer." diyor, ivme demek ki biraz hissedilmiştir o gün. Dolayısıyla dünyayı yakalayamıyoruz. Herhalde bundan da anlıyoruz ki dünya sakindir, hareketsizdir diyor.
Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür.
5. Filolojik bilgi yetersizliği
Filolojik bilgi yetersizliği dedik daha önce. Yani Kur'an dilinin, o gün nazil olan Kur'an dilinin eksikliği.
Bunun küçük örnekleri olabileceği gibi mesela, ebabil kuşu deriz hala. Ebabil kuşu ismi olarak hala dilimizdedir. Halbuki ebabil kuş isim değildir. Özel isim değildir. "Bölük bölük" manasına gelen bir kelimedir.
Yine ‘gayy’ vardır. Bu kelime cehennemde bir vadi, bir dere olarak aktarılmıştır. Kelimenin aslı böyle bir özel isim taşımaz. Bunlar basit ve zararsız hatalar bence.
Ama bazı hatalar var ki bunlar önem arzediyor. Ve bazı noktalara tahakküme de vesile oluyor. Kur'an'daki mecazların takdir edilememesi.
Kur'an Arapça ile nazil oluyor. Arapça'da her dil gibi belki her dilden daha fazla bir takım güzellikleri taşıyor. Yani stilistik dediğimiz belagat güzelliklerini taşıyor. Çünkü gerçekten şiirde ve edebiyatta yüksek makamlar ittihar etmiş bir toplum, onun dilinde mecazi olacak, istiare olacak, birtakım sembolik anlatımlar olacak.
Yani bütün edebi güzellikleri ihtiva edecektir, işte bundan bihaber görünerek veya bunu takdir etmeyerek tefsirlerimize çok kaba antropomorfis diyebileceğimiz, yani insanları teşbihe götüren bir zihniyetle tefsirler oluşmuştur.
Günümüzde bile bazı sahalardaki ilim adamları Kur'an'da mecazın olmadığını iddia edecek ve eserler yazacaklardır. Necd uleması dedikleri S. Arabistan'daki bir grup ulemanın mecaza karşı olduklarını ve Kur'an'da mecaz olmadığını iddia ettiklerine şahit olduk. Şimdi mecaz olmayınca ne olur? Bir çok sıkıntı olur.
Evvela, Esma ve Sıfat demişler, Allah'ın isimleri, sıfatları nasıl yorumlanacaktır?
Acaba bunlar mecazi olmazsa ne olacak. Mesela Kur'an buyuruyor ki:
"Her şey yok olacak O'nun vechi hariç." (Kasas suresi)
Yani Allah'ın yüzü hariç. Buradaki vech yüz demektir. Eğer mecazi anlamâzsak, düşünmezse ne olur. Ama mecaz olursa, yani vech; ins, kişilik ise zat ise o zaman mesele kolaydır.
6. Aşırı sembolizm
Başka bir zaaf aşırı sembolizm dedik. Bu da Eş'ari ve Batıni tefsirlerin ihtiyar ettiği bazı zaaflardır. Bunların örneklerini şu anda vermeyeceğim. Çünkü ben de hali hazırda Batınî, Eş'ari tefsir yoktur. Ama yer yer onların zahir olan bir takım mükellefiyetleri nasıl te'vil ettiklerini başka yerlerden okuyoruz. Meselâ Kabe manasındaki "beyt" kelimesi insanın kalbidir gibi. Yine tesettür aslında kadın için "Allah'ın hukukunu korumak"tır. Kabilinden şeyler. Onlar için fazla örnek aramadım.
7. Siyasi tarafgirlik
Siyasi tarafgirlik zaafına da daha çok bence şii tefsirlerinde rastlamak mümkün.
Yani İslam tarihinin siyasi polemiğini tefsirine aktarmak gibi konumundan tutun işte tahkir ayetine varıncaya kadar meseleyi siyasi açıdan hep Kur'an ile tescile çalışmak. Bir de şii tefsirlerinin dışında bir örnek verebiliriz.
Bu da 'halife' kelimesinin kazandığı mana seklindedir. Halife kelimesine Taberi'den bakıyoruz, ilk manası olarak "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara/30) ayeti kerimesini izah ederken diyor ki, yani yeryüzünü iskân edecek bir varlık. Orayı imar edecek bir varlık. Peki nasıl bu Allah'ın vekili veya Allah'ın halifesi manasını kazanmıştır.
Bunu; tarihe biraz dikkatli bakarsak, Emeviler döneminde hilafetin Allah ile ilgisi kurularak yaygınlaştırılmış olduğu, yani kendi makamlarını daha ilahi bir makam olarak takdim etmek ve itaati zaruri kılmak..
Tabi bu yolda ayetlerin el vermediği noktalarda hadis şeklinde rivayetlere başvurmak. Yani Resulullahın hadisi değil, başkalarının hadisleri. Halbuki Resulullahın halifeleri yani Hz. Ebubekir Hz. Ömer'ler daha çok emir-el mümin ismini ihtiyar ederlerdi. Bir defasında Hz. Ebubekir'e "Ey Allah'ın halifesi" denmiş. Hz. Ebu Bekir bunu reddetmiş diye rivayet edilir. "Hayır" demiş. "Ben Allah'ın halifesi değilim." Ben Allah Resulünün halifesiyim. Ve bu da bana yeter.
İnsana Allah'ın halifesi denilemeyeceği konusunda iddialar ve yazılar okumuşumdur. Şöyle bir mantıkla reddediliyor. Deniliyor ki; "Halife bir kişinin yokluğunda veya aczinde onun görevini yapan kişidir. Allah için bu iki sıfatda caiz değildir. Allah'ın ne yokluğu, ne de aczi söz konusu olmadığına göre insana Allah'ın halifesi demek caiz değildir. Ancak Resulullah'ın halifesi olabilir."
8. Aşağılık duygusu ya da modern temayüller
Son olarak aşağılık duygusu şeklinde nitelediğimiz zaaftan bahsetmek istiyorum. Bu daha çok son asırda veya son bir, birbuçuk asırda yaygınlaşan bir zaaftır. Günümüz teknolojisinin ulaştığı sonuçlar bu teknoloji karşısındaki bir aşağılık duygusuyla Kur'an'ı arama zaafı.
Yani Kur'an'a rağmen Kur'an'ın dışında birçok şeyler elde edilmiş. Teknoloji belli bir boyuta ulaşmış, Müslümanlar hep bu alanda geri kalmış. Hep tabi olmuşlar, hep sömürülmüşler, hep zillet içerisindeler. Nasıl sadra şifa bulacaklar? Kendilerini nasıl teselli edecekler ? İşte bu zaaf içerisinde birileri çıkmış. Bugünkü teknolojinin, astronomin, kozmolojinin ulaştığı sonuçların hepsinin Kur'an'da olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir.
Yani Ay'a gidilecek mi? Kur'an'da varsa gidilir. Dünya'nın kutuplarda basık olduğu zaten Kur'an'da vardır. Kainatın genişletilmekte olduğu "Big-Bang teorisi' Kur'an'da vardır. 1400 seneden beri de vardı. Kimsenin haberi yoktu. Gerçekten böyle midir?
Bence işin başında Arap dilinin bozulması geliyor. Bu ayetleri buraya te'vil ederken Arab'ın fasih olan dili bozulmaktadır.
İkincisi şu vakıa hep gözardı edilir. Eğer bunlardan biri, böyle bir şeye işaret ediyor idiyse, bu keşifler veya buluşlar olmadan önce neden böyle bir iddia ortaya çıkmadı.
İşler olup bittikten sonra, ha bu da varmış kabilinden iddialar ortaya çıkmıştır.
Mesela bir ayet buyurulur ki
"Siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz." (İnşikak/19).
Müfessirler demişlerdir ki siz halden hale gireceksiniz. Allah sizi imtihan edecek dünyada ve ahirette. Buna benzer tefsirler vermişlerdir. Şimdi günümüz bu zaaf içindeki müfessiri diyor ki, "terkebunne" binmek demektir. Rekabe'den geliyor. 'Tabakadan tabakaya bineceksiniz demektir. O zaman uzayı fethedeceksiniz demektir.
Yani uzayın fethedileceği 1400 sene evvel böylece bildirilmiştir. Halbuki Arab'ın o günkü kullanım içinde "Tabak" tabaka değil.
Arap diyor ki "Kuntu ala selaseti ettabıkın" "Ben üç hal üzere idim." Üç tabaka üzerinde idim demiyor. Ve günün kullanımı günümüzün bozulmuş arapçası
ile yer değiştiriyor ve uzayın fethi böylece Kur'an'da bulunmuş oluyor.
Dünya'nın düz olduğu -o günün inanışı öyle olduğu için- Kur'an'la tescil ediliyordu. Bugünde bugünün teknolojisinin veya biliminin ulaştığı bir takım sonuçlar Kur'an'la tescil ediliyor veya bu Kur'an onun onayına sunuluyor.
Yarın onun da yanlış olduğu ortaya çıkarsa ne olacak?
Suyutî'nin yanlışını nasıl bugün savunamıyorsak Kur'an'a mal etmiyorsak, gelecekte de böyle insaflı insanlar mı çıkacak? Yoksa bunlar işte böyle bu kadar geri insanlar herşeyi yakıştırıyorlar mı diyecekler.
Onun için Allah'ın kitabını Allah'ın övdüğü şekli dışında bir şeyle övmememiz gerekir. Allah'ın kitabına Allah'ın ifadelerine, kelamına çelenkler düzmememiz lazım.
Onun için Kur'an'da var olanı aynen var bilerek kabul etmek hiçbir zorlamaya gitmeden Arabın dilini zorlamadan, birtakım zorlamalı tevillere düşmeden Kuran’ı anlamaya çalışmak gerekiyor.
Bu temayüllere yani aşağılık duygusunun getirdiği şeylere çok örnek verilebilir. Mesela adam diyor ki Zariyat suresinde,
"Ve göğü biz kudretimizle bina ettik ve biz buna güçlüyüz. Biz onu genişletiyoruz."
Yani o gün bazılarının teori olarak ortaya sürdükleri "Big-Bang" dedikleri büyük patlama sonucu kainatın genişlemesi teorisi işte Kur'an'da var diyorlar.
Peki onu nereden çıkarıyorlar. "Biz onu genişletiyoruz." diyebileceğimiz o zamir yok orada. Sonra fiil müteaddi de değildir. Kur'an'ın başka bir yerinde "mu'si" kelimesinin ne anlama geldiğini de görüyoruz. Yani güçlü olmak, kudretli olmak.
Ama bütün bunlarda belli bir hedef seçilince, hedef Kur'an'dan şu sonuçları çıkarmak olunca insanlar bir takım bariz tevillerle bir sonuca varıyorlar.