Arama


bekirr - avatarı
bekirr
VIP VIP Üye
7 Mart 2013       Mesaj #227
bekirr - avatarı
VIP VIP Üye
AVRUPA BİRLİĞİNDE İNSAN HAKLARI
YAZAR: Mehmet ÖZCAN


Avrupa bütünleşmesinin temellerinin atıldığı 1951 yılın¬dan 1987 yılına kadar geçen süre zarfında, AB nezdinde te¬mel hak ve özgürlüklere ilişkin herhangi bir düzenleme yapıl-mamıştır.Ilk bakışta bu durum, uluslararası platformda insan haklarının savunuculuğunu üstlenen AB bakımından şaşırtı¬cı gibi gözükse de, "Toplulukların" ekonomik entegrasyon ile sınırlı yapısı dikkate alındığında neden temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir düzenleme yapılmadığı anlaşılabilmektedir. Keza, 1950'li yıllar boyunca Toplulukların yasal ve politik ze-mininde "insan hakları" kavramını görebilmek mümkün de¬ğildir. Hatta dikkat edilecek olursa, Toplulukların temelini oluşturan AKÇT, AAET ve AET antlaşmalarının sadece in¬san haklan özelinde değil, anayasal konularda da nötr kaldık¬ları görülecektir.
Topluluktan "Birliğe" evrilen süreçte uluslararası değişim ve dönüşümler Birliği temel hak ve özgürlükler konusunda adım atmaya, daha kararlı ve tutarlı olmaya zorlamıştır. Nor¬matif anlamda düzenlemelerin başlangıcı Soğuk Savaş önce¬sine kadar ertelenmiştir. Ama asıl düzenlemeler Soğuk Sa-vaş'm sona ermesinden sonra 1993 Maastricht Antlaşması ile başlamıştır. Bu süre zarfında normatif anlamdaki eksiklikler, bir taraftan Avrupa Parlamentosu'nun girişim ve çabaları ilekapatılmaya çalışılırken diğer taraftan Avrupa Toplulukları Adalet Divanı'nın içtihatlarıile çözüm aranmıştır. Ancak bu çabalar yeterli olmamış ve Birlik, uzun süre insan hakları ko¬nusunda tutarsızlık hatta çifte standartlı olma eleştirilerin¬den kurtulamamıştır. Hatta Birliğin insan haklarını sadece "ihraç ürünü" olarak kullandığı bile ileri sürülmüştür.
Gerçekte bu eleştiriler haksız da değildir. 1951 yılından 1993 yılına kadar geçen 42 yıllık süreçte kurucu antlaşmala¬ra insan hakları ile ilgili bağlayıcı hükümler konulamazken, dünyada "insan haklarının savunucusu" olmak çok tutarlı bir davranış değildi. Soğuk Savaş sona erdikten sonra Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri'ni "Batı Kulübüne" entegre etmek, Batı ile bütünleştirmek onları sadece "kapitalist sisteme" en¬tegre etmekle sınırlı olamazdı. Aynı zamanda bu ülkeleri de¬mokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını merkez alan, Batı değerler sistemine ya da "Değerler Avrupasf'na enteg¬re etmeyi de gerektirmekteydi. Bu gereklilikler, Birliği temel hak ve özgürlükler konusunda daha somut adımlar atmaya zorlamıştır. Aday ülkelere yönelik insan haklan konusunda eleştirel duruşu meşrulaştırmak, zorunlu olarak Birliğin nor¬matif anlamda düzenleme yapmasını gerektirmekteydi.
Tutarsızlığı ortadan kaldırmak için atılması gereken adım¬lar belliydi. Avrupa Birliği'ni, kurumlarını ve Birlik hukukun¬dan doğan üye ülke eylemlerini insan hakları açısından hu¬kuken bağlayacak bir temel haklar katalogunun hazırlanma¬sı ve tüm üye ülkelerin taraf olduğu Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olmak suretiyle insan haklan konusunda dışsal denetimi kabul etmek.
Avrupa Birliği'nde insan hakları konusunda inandırıcılığı¬nı test eden bu iki konuda adımların atılması ancak yeni mi-lenyumdan sonra mümkün olabilmiştir. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı 2000 yılında bir haklar katalogu olarak hukuken bağlayıcı olmamak üzere kabul edilmiş ancak Lizbon Antlaş-ması ile 2009'dan sonra bağlayıcılık kazanabilmiştir. Diğer konuda yani Birliğin Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'ne ta¬raf olması konusunda ise, Lizbon ile karar alınmış ancak Bir¬liğin Sözleşme'ye katılımına ilişkin Anlaşma henüz sonuçlan¬dırılamamıştır.
Bu iki önemli hususta eleştirilerin yoğunlaştığı 1990'lar-dan 20 yıl sonra cevap verebilen Avrupa Birliği, eğer Sözleş¬me'ye taraf olma konusunda bir sorun çıkmaz ise, ortaya çı¬kışından 60 yıl sonra teknik olarak insan hakları konusunda ideal aşamaya gelecektir.
20. yüzyılda iki büyük dünya savaşına tanıklık eden Av¬rupa kıtasında yaşanan savaşlar ve acılara bir son verilme¬si amacıyla, 1940'lı yıllar itibariyle çeşitli bütünleşme çabala¬rı ve görüşleri ortaya atılmıştır. Bu görüşler arasında ön pla¬na çıkan ve klasik bütünleşme kuramları olarak adlandırılan üç önemli bütünleşme kuramı bulunmaktadır. Bunlar; Fede¬ralizm, Fonksiyonalizm (İşlevselcilik) ve bu iki kuramın sente¬zi olan Neo-Fonksiyonalizm (Yeni İşlevselcilik)'dir. II. Dünya Savaşı sonrası Avrupada kalıcı barışın ancak bir federasyon yoluyla tesis edilebileceğini savunan görüş, Avrupa genelinde güçlü bir federalist hareketin doğmasına yol açmıştır. Avrupa bütünleşmesinin fikir babası olarak bilinen ve 1950 yılındaki Schuman Planı'nın ilham kaynağı olan ünlü Fransız iktisatçı-siyasetçi Jean Monnet, kömür ve çelik sektörlerinin uluslarüs-tü bir otorite altında yürütülmesini, "barışın korunmasınınolmazsa olmaz koşulu olan Avrupa federasyonunun ilk somut temeli" olarak tanımlamıştır. Bundan başka, ünlü italyan fe-deralist Altiero Spinelli, savaş esnasında farklı ülkelerdeki di¬reniş hareketleri içerisinde yer almış olan kişileri 1944 yılında Cenevre'de bir araya getirerek federalizmin en güçlü şekilde savunulması için uygun bir zemin hazırlamıştır. Bu çerçeve¬de, federasyon yanlısı yaklaşım yerel, bölgesel, ulusal ve Av¬rupa ölçeğindeki güç odakları arasında diyaloga ve tamamla¬yıcı bir ilişki kurulmasına dayanmaktadır.
Öte yandan Fonksiyonalizm (Işlevselcilik), ekonomik ve sosyal politikaların teknokratik yönetimine duyulan ihtiya¬cın, uluslararası örgüt oluşumunu hızlandıracağı varsayı¬mına dayanan bir bütünleşme modeli olarak gündeme gel¬miştir. Bu tür örgütler ekonomik refahı teşvik edecek, sü¬reç içerisinde meşruiyetlerini güçlendirecek ve en nihayetin¬de gerçek bir devlet yapılanması teşkil etmese de uluslarara¬sı hükümet benzeri bir yapıya dönüşecektir. Bu kuramın en önemli savunucuları arasında ingiliz ekonomist Lionel Rob-bins ve ünlü tarihçi-siyaset kuramcı David Mitrany dikkatle¬ri çekmektedir.
Neo-Fonksiyonalizm (Yeni Işlevselcilik) ise, yukarıda açık¬lanan iki bütünleşme kuramının bir sentezi olarak ortaya çık¬mıştır. Bu kuramın fikir babası olan Amerikalı siyaset bilim¬ci Emst B. Haas, Avrupa bütünleşme sürecini açıklayan L/ni-ting of Europe adlı eserini 1958 yılında yayınlamıştır. Haas'a göre, uluslararası bütünleşmenin ekonominin bir alanında yarar sağladığını gören çıkar grupları, ekonominin sektörel bağımlılığından da hareket ederek diğer sektörlerde de ben¬zer bir bütünleşmeye gidilmesini destekleyeceklerdir. Sira¬yet etkisi (spill-over effect) olarak nitelendirilen bu etki so¬nucunda, uluslararası bütünleşmenin faydalarını gören ulusal çıkar grupları ortaya çıkan yeni bölgesel örgütlere daha çok bağlanacaklar; en nihayetinde aidiyet duyguları ulusal düz¬lemden uluslararası düzleme kayacaktır (loyalty shift). Top¬luluklar özelinde ise egemenliğin ulusal düzeyden Topluluk düzeyine aktarılması tedrici gerçekleşecektir. Bu kuramın en önemli ayrıntısı, entegrasyon sürecinin ulusal egemen¬lik devrinin ciddi sorun oluşturacak hassas politika alanla¬rı yerine ekonomik konulardan başlatılacak olmasıdır. Neo-Fonksiyonalizm'i Fonksiyonalizm'den ayıran nokta, tedri¬ci olarak ilerleyecek sürecin sonunda siyasal entegrasyonun sağlanacağını öngörmesidir
Avrupa Topluluklarının ve devamında Birliğin üzerine inşa olduğu düşünsel zemini büyük ölçüde ortaya koyan bu teori çerçevesinde bakıldığında, kurucu antlaşmalarda temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin yer almıyor olu¬şunun nedeni anlaşılabilmektedir. Zira 1950'li yılların şart¬ları ancak ekonomi ile sınırlı bir entegrasyona müsaade et¬miştir.
Temel hak ve özgürlüklerin AB düzleminde norma-tif olarak korumadan yoksun olması bir yandan ATAD'ı bu alanda içtihat geliştirmeye zorlarken diğer taraftan da Topluluk kurumlarının bu alanda belirli bir çabanın içi¬ne sokmuştur. Bu kurumlar arasında temel hak ve özgür¬lüklerin korunması konusunda en faal organ şüphesiz Av¬rupa Parlamentosu'dur. AB yönetişiminde kabaca üç fark¬lı çıkar grubu üç farklı organ tarafından temsil edilmekte¬dir: Birliğin çıkarları, üye ülkelerin çıkarları ve bireyin çı¬karları. Komisyon antlaşmaların bekçisi olarak AB çıkarla¬rının temsilcisi ve savunucusudur. Konsey ise üye ülkelerin ülkesel çıkarlarını sonuna kadar savundukları, antlaşmala¬rın öngördüğü hallerde veto hakkını kullandıkları bir organ¬dır. AP ise temel olarak Birlik vatandaşlarının çıkarını ko¬ruyan organdır. 1979 sonrası doğrudan seçimlere geçilme¬si ile AP giderek etkinliğini ve kurumlar arası dengede gü¬cünü artırmıştır. AP diğer iki kuruma nazaran siyasi anlam¬da daha bağımsız, üye ülke yasama organlarına ve hükümet¬lerine karşı sorumluluğu olmayan bir organdır. Öte yandan antlaşmaların imzalandığı ilk dönemlerden itibaren AP gi¬derek kendi gücünü artırmıştır. Parlamento bunu yaparken en önemli meşruiyet kaynağı olarak AB halklarının temsil¬cisi olma sıfatını kullanmıştır. Parlamento halkın çıkarlarını korumayı halkın kendisine verdiği temsil gücünden almak¬tadır. Parlamento bu gücünü kullanarak AKÇT'deki "Ge¬nel Kurul" tanımlamasından, zamanla kendi çabası ve gay¬reti ile "Avrupa Parlamentosu" ismini almıştır. Parlamento¬nun temel hak ve özgürlüklerin korunması konusundaki ça¬balarını Avrupa'da giderek artan ve bu alanda farkındalık yaratan toplumsal talepler ve bu taleplerin savunucusu sivil toplum örgütleri daha da hızlandırmıştır. Parlamento bu sü¬reç içinde bünyesinde barındırdığı çeşitli komisyonlar mari¬fetiyle temel hak ve özgürlükler alanında çeşitli girişimler¬de bulunmuştur.
Parlamentonun insan haklarına yaklaşımı, insan hakları¬nın geniş bir biçimde ele alınması, bölünmezliği, evrenselli¬ği ve demokratik ilkelerle kalkınma politikalarının eşgüdümü ilkelerine dayanır. Bu ilkeleri temel olarak kabul eden Parla¬mento, insan hakları konusunda üç önemli görevi yerine ge-tirmektedir. Tartışma-görüşme, izleme ve denetleme. Parlamen¬to bu görevler kapsamında genel ve özel nitelikli raporlar, ka¬rarlar ve bildiriler yayınlar. Bağlayıcı olmayan bu metinler ile hem AB içinde hem de dışında insan haklarının korunma¬sı konusunda duyarlılık kazandırmakta ve toplumsal bilinç oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
AP insan haklarının korunması konusunda yukarıda sayı¬lan üç görevi yerine getirirken kullandığı etkili araçlardan bir tanesi raporlar hazırlamaktır. Ayrımcılık, azınlık hakları, ilti¬ca, çocuk hakları, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi alanla¬rı kapsayan raporlar hazırlamakta ve yayınlamaktadır. Bu ra¬porlardan önemlileri 1983 yılından bu yana yıllık olarak ya-yınlanmakta olan "Dünyada İnsan Hakları" raporu ile, 1993 yılından itibaren yayınlanan "Avrupa Birliğinde İnsan Hak¬ları" raporudur
Bu raporların hazırlanmasında AP içinde bulunan değişik Komisyonlar/Komiteler çalışmaktadır. Bu Komisyonlardan en önemli olanları; Özgürlükler ve Vatandaş Haklan Komis¬yonu, Adalet ve İçişleri Komisyonu, Kadın Hakları Komis¬yonu, Hukuk ve Yurttaş Hakları Komisyonu, Kurumsal işler Komisyonu, Kadın Hakları Komisyonu, Dış Ekonomik ilişki¬ler Komisyonu, İşbirliği ve Kalkınma Komisyonudur.
AB insan hakları konusunu aday ülkeler ile ilişkilerinde önemli bir araç olarak kullanmıştır. Adaylık sürecinde bu ül¬kelerden insan hakları standartlarını yükseltmesi için koşul-luluk ilkesi çerçevesinde ciddi taleplerde bulunmaktadır. AB sadece aday ülkeler ile ilgili olarak değil, dış ilişkilerinde özel¬likle üçüncü ülkeler ile yapılan ticaret ve işbirliği anlaşmala¬rı çerçevesinde 1990'lardan sonra insan haklarına daha faz¬la ağırlık vermeye başlamıştır. Haziran 1991'de yapılan Lük-sembourg Zirvesi'nde kabul edilen İnsan Hakları Bildirgesi ile
Avrupa Topluluğunun dış ilişkilerinde insan haklan konusu¬nun temel ilkeleri belirlenmiştir
1977 yılında Parlamento, Konsey ve Komisyon'un ortak Bildirgesi Topluluk organlarının üye devletlerin anayasaları ile AIHS'den kaynaklanan hali ile temel haklara saygılı ola¬caklarını belirtmeleri, ATAD'ın insan haklarına ilişkin da¬valarda AIHS'ye dayanarak karar vermesine imkân tanımış¬tır. 1977 yılındaki Bildirge'nin yasal bağlayıcılığı olmamasına rağmen ATAD'ın içtihat hukuku açılımına destek vermesi temel hak ve özgürlüklerin korunması anlamında önemlidir.
Eski italyan Ko¬münist, Komisyon üyesi ve ateşli bir federalizm yanlısı olan Altiori Spinelli 1980 yılı Temmuz ayında Parlamentoda fark¬lı siyasi düşüncelere sahip ancak "Avrupa Birliği" konusun¬da benzer düşünceleri paylaşan 10 kişiden oluşan bir grubu Strasbourg'daki Crocodile lokantasına davet etti. AP'ye üye olduğu 1976 yılından ölümüne kadar 10 yıl Parlamento da ka¬lan Spinelli'nin etrafındaki sayı kısa sürede 70'i bulmuştur. Bu aşamadan sonra grup Crocodile Grubu olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Grup 1980 yılı şartlarında siyasi sorunlar ile bu¬nalan AET'yi yeniden canlandıracak ve yeniden yaşama dön¬dürecek reformlar yaparak tek pazarın tamamlanması ve AT yerine federal bir Avrupa Birliği oluşturma fikri üzerinde yo¬ğun bir çabanın içine girmiştir. Adına aldığı lokantaya sığma¬yacak kadar büyüyen Crocodile Grubu, Brüksel'deki bir komi¬te odasına taşınarak Parlamento içinde etkili olan Kurumsal İşler Komitesi'ni kurmuştur. Spinelli'n/nraportörlüğünü üst¬lendiği Komitede alt gruplar oluşturulmuş ve bu gruplar Av¬rupa Birliğini kuran Antlaşma Taslağı'nı ortaya çıkarmışlar¬dır. Taslak 1984 yılı Şubat ayında yapılan oylamada AP'de farklı siyasi grupların desteği ile kabul edilmiştir. Parlamen¬todan başka herhangi bir kurumda kabul edilmemiş olsa bile Taslağın, AB bütünleşmesinin bugün gelmiş olduğu aşama¬da çok önemli bir fonksiyon icra ettiği düşünülmektedir. Bu Taslağın Avrupa devletlerinin federal bir çizgide daha etkin demokratik yapıya gelmesini düzenleyen hükümleri ve temel haklar konusundaki düzenlemeleri dışında ilk kez katmanlı yetki ilkesine yer vermiş olması da önemlidir
Spinelli Projesi kapsamında yukarıda yapılan bu önerilerin dönemine göre ne kadar reformist ve radikal olduğu bunların bir kısmının 2009 Lizbon sonrasında bile hâlâ yürürlüğü gi¬rememiş olmasından anlaşılabilir. Örneğin Birliğin AİHS'ye katılımı Antlaşmada yer almasına rağmen teknik detay çalış¬maları nedeniyle 2010 yılında fiili anlamda gerçekleşememiş¬tir. Spinelli Projesi 80'li yıllarda bir Birlik anayasası sonucu¬nu doğurmamış olmakla birlikte, anayasal bir çalışmanın ya¬pılabilirliği ve içerdiği hükümlerin Topluluk gündemine geti¬rip farkındalık oluşturması anlamında çok verimli bir tartış¬mayı başlatmıştır.
AP 11 Temmuz 1990 tarihinde AP Temel Haklar ve Öz¬gürlükler Bildirgesi olarak adlandırılan bir Bildirge yayın¬lamıştır. Bu bildirgede, insan onuruna saygı, yaşam hakkı, yasa önünde eşitlik, düşünce özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, özel hayatın korunması, ailenin korunması, mülkiyet hak¬kı, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü, mesleki özgürlükler, eğitim hakkı ve mahkemelere başvuru hakkı gibi temel hak ve özgürlükler düzenlenmiştir. AP bu Bildirge ile, Maast¬richt Anlaşması'na ayrıca yabancı düşmanlığına karşı resmi bir Bildirgenin de eklenmesi istenmiştir. Avrupa'da günü¬müzde çok daha önemli hale gelen ırkçılık ve yabancı düş¬manlığı karşı o tarihte daha etkin düzenlemeler yapılması gerektiği bugün gelinen aşama itibariyle çok daha net anla-şılmaktadır.
Birçok düşünür özgürlüğün devletten önce geldiğini ve onun önünde yer aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla, birey ile devlet arasındaki egemenlik sınırının tayininde bireye ön¬çelik tanınması gerekmektedir. Katmanlı yetki ilkesi, işte tam bu noktada bireyin önceliğini ve özgürlüğünü koruyabilecek bir anayasal ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Birey, toplum ve devlet arasında sorumluluklar paylaştırılırken bu ilke, bi¬reyi ve toplumu merkeze alarak kural olarak her şeyin on¬lara ait olduğunu belirtir. Devlet, ancak kendisine Anayasa tarafından bırakılan alanlarda ve hedeflenen amaçlara birey veya toplumun bizzat kendi eylemleriyle ulaşamayacağı du¬rumlarda eylemde bulunabilir, karar alabilir. Bir diğer anla¬tımla, katmanlı yetki ilkesi, toplumsal yaşamın merkezinde¬ki bireyden başlayarak, bir üst toplumsal varlığa ve en tepede devlete kadar uzanan bir piramit oluşturmaktadır. Piramidin alt basamağında yer alanların tatmin edici eylemleri ile yapı¬lacak bir faaliyette, hiçbir zaman bir üst basamaktakinin mü-dahalesine izin verilmez
Avrupa Birliğinde temel hakların tanınması, ilk kez, Av¬rupa Toplulukları Adalet Divanı'nın 60'lı yılların sonundan itibaren geliştirmeye başladığı içtihat hukuku ile olmuştur.
5 Nisan 1977 tarihinde Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyonun kabul ettikleri ortak bir bildiri ile temel haklar Topluluğun siyasî kurumları düzeyinde de tanınmıştır.
Temel haklar konusunun antlaşma metnine girmesi ise, 1992 yılında imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması ile olmuş¬tur. Antlaşmanın F(2) maddesinde, Avrupa Birliği'nin, İn¬san Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Hakkın¬da Avrupa Sözleşmesi ile teminat altına alınan ve üye devlet-lerin ortak anayasal teamüllerinden kaynaklanan temel hak¬lara, hukukun genel ilkeleri olarak saygı göstereceği hükme bağlanmış, ancak Antlaşmada bir haklar manzumesine yer verilmemiştir.
3-4 Haziran 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen Köln Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde, Avrupa Birliği'nin geldi¬ği aşamada, Birlik düzeyinde uygulanan temel hakların, bir Şartta toplanmak suretiyle açıklığa kavuşturulmasının gerek¬liliği vurgulanmıştır.
Köln Zirvesinin bu direktifi doğrultusunda sürdürülen ça¬lışmalar, Nice'de 7 Aralık 2000 tarihinde "Avrupa Birliği Te¬mel Haklar Şartı "nın imzalanmasıyla sonuçlanmıştır.
Şartın Antlaşmalara dâhil edilip edilmeyeceğine ve edile¬cekse bunun ne şekilde yapılacağına ileride karar verilecektir.
Sahip bulunduğu manevi ve ahlakî mirasın bilincinde ola¬rak, Birlik, insan saygınlığı, özgürlük, eşitlik ve dayanışma¬nın bölünmez ve evrensel değerleri ile demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri üzerine kurulmuştur. Birlik; Birlik vatandaş¬lığı kavramını getirmek ve bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı yaratmak suretiyle, bireyi eylemlerinin odağına yerleş¬tirmiştir.
Birlik, bir yandan bu değerlerin korunmasına ve gelişti¬rilmesine katkıda bulunurken, diğer yandan Avrupa halkla¬rının kültür ve gelenek farklılıklarına, üye devletlerin milli kimliklerine ve üye devlet kamu kurumlarının ulusal, bölge¬sel ve yerel düzeylerde örgütlenme biçimlerine saygı gösterir. Birlik, dengeli ve sürdürülebilir gelişmeyi destekler; kişilerin, malların, hizmetlerin, sermayenin serbest dolaşımını ve yer¬leşme serbestisini temin eder.
Bu amaçla, sosyal değişimler ve bilimsel ve teknolojik ge¬lişmelerin ışığında, temel hakların korunmasının, bu haklara bir Şartta yer vererek güçlendirilmesi gereklidir.
Bu hakların kullanılması; diğer kişilere olduğu kadar, in sanlık âlemine ve gelecek kuşaklara karşı olan ödev ve so rumlulukları da içerir.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.