LÜKSEMBURG Batı Avrupa'da devlet;
2 586 km2; 380 000 nüf. (1991). Başkenti Lüksemburg. Resmi dili fransızca.
COĞRAFYA
Kuzeyde Ösling (ya da Oesllng) ülkenin üçte birini kaplar. Burası, yüksekliği 500 m kadar olan, Moselle'in kollarınca (Sûra Wiltz, Clerf) oyulmuş, sert iklimli, verimsiz topraklı Ardenne platosunun bir bölümüdür. Fakat, ormanları, ırmaklan ve şatoları burayı turistik bir bölge haline getirmiş ve bu arada bazı yerel ürünler de ortaya çıkmıştır. Güney de Gutland ("iyi topraklar”), F^ıris havzasının dik yamaçlarla kaplı (güney ucunda demir cevheri) bir bölümüdür. İklimi daha yumuşak, toprakları daha zengindir.
XIX. yy.'ın sonunda, demir cevheri ve güçlü şirketlerin (ARBED) kurulması sayesinde, birinci sanayi devrimi gerçekleşti. Fakat, Lüksemburg demire çok bağımlıdır (sanayide çalışanların % 50'si), kömürü Almanya’dan almak zorundadır, üstelik çıkarılan demir cevheri düşük kalitelidir: cevher çıkarımı 1955'te 2 Mt’ken (çıkarımın içerdiği maden miktarı), 1981’de 125 000 t'a düştü. Demir-çelik sanayisi günümüzde, ülkenin başka ülkelerce kuşatılmış olmasından ve dünya iktisadi bunalımından zarar görmektedir. 1974'te 6,5 Mt'a yaklaşan çelik üretimi, 1990'da ancak 3,56 Mt'a ulaşabildi.
Bu gerilemeden önce, 1950'ye doğru ikinci bir sanayi devrimi başladı. Yeni sanayiler kuruldu: kimya (taşıt lastiği, plastik maddeler), makine imalatı (genellikle mali teşvikler ve vergi kolaylıkları sayesinde). Fakat bu sanayiler, demir- çelik (özellikle istihdam) bulanımına ancak kısmen çare olabildi ve Lüksem- burg’un sanayi alanındaki büyümesi Ortak Pazar ülkeleri içinde en düşüklerinden biri olarak kaldı. Buna karşılık hizmetler kesimi (çalışan nüfusun yaklaşık % 50'si) büyük ölçüde güçlendi. Turizm gelişti ve özellikle, Lüksemburg AET'nin başkentlerinden biri haline geldi ve uluslararası mali piyasalar arasında yer şldı (sigorta şirketleri, bankalar, şirket merkezleri). 1990 rakamlarıyla, çalışan nüfusun yalnızca % 3,7'si tarımla uğraşmaktadır (küçük ya da orta büyüklükte işletmeler içinde). Otlakların yüzölçümü sürülen topraklarınkinden biraz fazladır ve hayvancılık ulusal gelirin yaklaşık % 80'ini sağlamaktadır. Ülkenin aşağı yukarı üçte biri ormanlarla kaplıdır. Doğum oranının çok düşük olması (%o 11) yüzünden ülkenin nüfusu hemen hemen durağandır. Bunun için, uzun süreden beri yabancı işgücüne başvurulmaktadır (1975'te nüfusun % 31'i, 1986'da % 35,6’sı ve 1990'da % 44,79'u). Lüksemburg halkı, her zaman Avrupa'nın en yüksek yaşama düzeyine sahip halklarından biri olmuştur.
Küçük bir devlet olan Lüksemburg, hep geniş bir iktisadi alan elde etmeye çalıştı (ARBED’ın [Aciöries Röunies de Burbach-Eich-Dudelange] uluslararası hale getirilmesi, mali piyasada rol alma, Belçika ile kurulan iktisadi birlik ve sonra Benelüks ile bütünleşme, Avrupa fikrinin kotarılmasına önemli katkı). Öte yandan, GSMH'nın % 80'inin dış ticaretten kaynaklanması, ülkeyi büyük ölçüde dünya piyasalarına bağımlı kılmaktadır. Dış ticaret açık vermektedir (hidroelektrik dışında ulusal enerji kaynağı yoktur).
TARİH
Lüksemburg, Lotharingia’nın parçalanmasından doğdu. Bir Moselle kontunun küçük oğlu olan ve 963'te bu stratejik mevkiyi ele geçirip burada Lüksemburg kentinin ve kontluğunun çekirdeğini oluşturacak bir şato yaptıran Sigefroi tarafından kuruldu. Kontluk sırasıyla Namur (1136) ve Limbourg hanedanlarına geçti. 1308'de kont Fleinrich VII imparator seçildi, sonra oğlu Kör Johann Bohemya kralı oldu. Torunu imparator Kari IV, kardeşi Venceslav için kontluğu düklük haline getirdi (1354). Ülke, sonunda ailenin küçük bir kolunun temsilcisi olan Görlitzli Elisabeth’e kaldı. Elisabeth haklarını Bourgogne dükü İyi Philippe'e devretti (1441). Plollanda ile birleşen (1443) yoksul ve kentleşmemiş Lüksemburg, Flabsburglar’a karşı dürüstlüğü ve katolikliğe bağlılığıyla tanındı.
Bourgogne düklerinden sonra, önce ispanya Habsburgları’ na geçti (1506). Ormanların bolluğu bölgede metalürjinin gelişmesini sağladı. 1659'da Fransa, Thionville ve Montmödy'yi (Fransa Lüksembıırgu) ilhak etti (Pireneler antlaşması) ve başkenti ele geçirdi (1684-1697). Rastadt antlaşması'yla (1714) Lüksemburg, Hollanda’nın geri kalan bölümüyle birlikte Avusturya'ya bırakıldı. Ancak Prenslik konseyi ve toplumsal tabakaları temsil eden üç sınıfın meclisleri gibi kendine özgü kurumlara sahipti. Lüksemburg, Fransa Cumhuriyeti tarafından işgal, 1795'te de ilhak edildi ve Foröts idari bölgesinin en önemli bölümünü oluşturdu. 1815 antlaşmalarıyla doğu kantonları Lüksemburg'un elinden alındı ve Bouillon düklüğüne verildi. Hollanda kralı Willem I grandüklüğe yükseltildi, Germen konfederasyonumun parçası haline geldi ve Lüksemburg kalesi bir prusya garnizonu tarafından işgal edildi.
Belçika gibi, grandüklük de 1830'da Willem l’e karşı ayaklandı. Yirmidört Madde antlaşması'yla (1831) ülke ikiye bölündü ve Willem I bu antlaşmayı kabul ederek ülke halkını umutsuzluğa itti. Batı kesimi (Belçika Lüksemburgu) Lâopold l'e verildi, grandüKlüğün kalan bölümüyse yeniden Hollanda kralının egemenliğine girdi (1839). 1840'tan itibaren bağımsız bir devletin organları yavaş yavaş kurulmaya başladı. 1867'de Lüksemburg Fransa tarafından ilhak edilmekten kurtuldu. 11 mayıs 1867 Londra antlaşması'yla büyük devletlerin güvencesi altında tarafsız bir devlet haline geldi: prusya ordusu kaleyi boşalttı. 1842'den beri Zollverein'ın bir parçası olan grandüklük, metalürji sanayisinde büyük bir devrim gerçekleştiren Thomas ve Gilchrist yöntemiyle sanayide büyük bir ilerleme kaydetti (1877). 1890'da Nassau veraset antlaşması’yla Lüksemburg eski Nassau dükü Adolf’a geçti.

Oğlu Willem IV’ün ölmesi üzerine (1912) kadınların tahta çıkmasını yasaklayan kanun, prenses Marie-Adölaîde lehine değiştirildi. Alman istilasına uğrayan Lüksemburglular (1914-1918) granddüşesin, kız kardeşi Charlotte lehine tahttan feragatim sağladılar (ocak 1919), Charlotte demokratik bir anayasayı kabul etti. Eylül 1919 referandumunda büyük bir çoğunlukla Nassaular'ın saltanatta kalmasına ve Fransa ile ekonomik birliğin oluşturulmasına karar verildi. Fransa'nın reddetmesi üzerine Lüksemburg, 1922'de Belçika ile ekonomik bir birlik kurdu (UELB). Tarafsızlık statüsüne rağmen Dışişleri bakanı Joseph Bech sayesinde grandüklük Milletler cemiyeti’ne girmeyi başardı. Yeniden Almanlar tarafından işgal edildi (10 mayıs 1940). Grandüklük ailesi İngiltere'ye sığındı. Lüksemburg, kurtuluşuna kadar (10 eylül 1944) germenleştirme çabalarına karşı direndi. Grandüklük, Belçika ve Hollüküs hayat landa ile Benelüks ekonomik anlaşması S. Altekin, S. Pekuysal, Z. Göktay nı imzaladı (1947), tarafsızlık statüsünden oyunun bir sahnesinde vazgeçti (nisan 1948), Kuzey Atlantik pak istanbul Şehir tiyatrosu (1985) (1949) ve 1950’den itibaren Altılar Avrupa’sının kurulmasına katıldı. Siyasal alanda en önemli olaylar, granddüşes Charlotte'un oğlu Jean lehine tahttan feragati (1964) ve lideri Pierre VVerner’in, 1959'dan 1974'e hemen hemen sürekli hükümet başkanı olduğu Hıristiyan sosyalist parti'nin üstünlüğüdür. 1974 seçimlerinde liberal demokrat Gaston Thorn sosyalistlerle bir koalisyon hükümeti kurdu, ama 1979 seçimlerini tekrar Pierre VVerner ve hıristiyan sosyalistler kazandı. Hıristiyan sosyalistler 1984 ve 1989 seçimlerinde de durumlarını korudular. Werner'in 1984’te başbakanlık ve parti başkanlığından ayrılması üzerine hükümeti, Hıristiyan sosyalist partinin başkanlığına seçilen Jacques Santer kurdu. Santer 1989 seçimlerinden sonra da başbakanlık görevini sürdürdü.
ANAYASA
21 yaşına gelmiş vatandaşlar seçmendir. Yasama yetkisi, 5 yıl süre için tek dereceli genel seçimlerle işbaşına gelen 52 milletvekilinden oluşan bir meclisindir. Yürütme yetkisiyse, bakanları seçen grandükün (ya da granddüşesin) elindedir.
EDEBİYAT
Sözlü iletişim bakımından tekdilli olan Lüksemburg grandüklüğü, yazılı iletişim bakımından üçdillidir (lüksemburg lehçesi, almanca ve fransızca).
Bugünkü grandüklük siyasal bir birim olarak değil de, eski düklük gibi çok daha geniş bir kültür ve halk bütünlüğünün kalıntısı olarak düşünülürse, 1290'a doğru yukarı almancayla yazılan ve prenses Yolande de Vianden'in hayatını anlatan 5 963 dizelik epik bir şiirin yazarı olan Hermann von Veldenz, hem almanca edebiyatın hem de, standart bir dil var olmadığına göre lehçe edebiyatının kurucusu sayılabilir. Buna koşut olarak, Lüksemburg dükü Venceslav Tin (1337-1383) virelai, balad ve rondoları (Jean Froissart bunları MĞliador'da yayımladı), Lüksemburg'da- ki fransızca bir edebiyatın ilk izleridir. Ama her üç edebiyat da gerçek gelişmelerini ancak XIX. yy.'ın ikinci yarısında gösterebildiler.
Fransızca edebiyat.
Fransızca yazılan ilk romanın (Marc Bruno, profil d'artiste, 1855) yazarı F6lix Thyes (1830-1855) aynı zamanda lehçe edebiyatının da ilk tarih- çisiydi. Şair ve romancı Maıcel Noppenay (1877-1966), fransızca edebiyatı yarım yüzyıl boyunca etkisi altına aldı. Edebiyat eleştirmeni Nicolas Ries (1876-1941), romanlarında gündelik yaşamı betimledi (le Diable aux champs, 1937). öteki romancılar: Willy Gilson (1891-1974), Nicolas Konert (1871-1977), burjuva roman geleneğini sürdüren Joseph Leydenbach (doğm. 1903), yapıtlan (Continuez â nnourir, 1959; itınöraıres sovidtiques, 1971) ikinci Dünya savaşı kuşağının bir tür bilançosunu çıkaran Albert Borschette (1920-1976), Claude Corıter (doğm. 1929) ve Rosemarie Kieffer(doğm. 1932). Fransızca edebiyatta, birçok denemeci ve edebiyat eleştirmeni de ortaya çıktı: Joseph Hansen (1874 -1952), Matthias Esch (1882-1928), Matthias Tresch (1876-1942), Charles Becker (1881-1952), Lâon Thyes (1899-1979), Alphonse Arend (doğm. 1907), Tony Bourg (doğm. 1912), Lucien Kayser ve Georges Goedert.
Şiirde Paul Palgen (1883-1966), la Route royale (1917) adlı şiir kitabından başlayarak kendini kabul ettirirken, hem düzyazı şiirler, hem tiyatro oyunları yazan Edmond Düne de (doğm. 1914) ünlü edebiyatçılar arasında yer aldı. Marcel Görard (doğm. 1915), Anise Koltz (doğm. 1928) ve daha yakın bir dönemde Pierre Roller, Renâ Welter ve Marion Blaise gibi şairler, fransızca şiir geleneğini sürdürdüler.
Almanca edebiyat
Nicolas Welter (1871 -1951), ve Batty Weber (1860-1940), almanca edebiyatın başlangıç döneminin iki ünlü adıdır. Nicolas Welter, bütün edebiyat türleriyle uğraştı ve 1929’da yukarı almanca ve lüksemburg lehçesinde ilk Lüksemburg edebiyat tarihini yazdı. Batty Weber ise makaleler, romanlar ve tiyatro oyunları gibi yapıtlar verdi. Jean-Pierre Erpelding (1884-1977), almanca yazan ilk romancıydı (Peter Brende. 1959) ve hem köylü ruhunu betimlemek, hem de ulusal kimlik ardında koşan bir yazar olmak istiyordu. Nicolas Hein (1889-1969), hikâye ve öyküleriyle başarı kazandı. Bernhard Simminger (1885-1970), romanlarında Lüksemburg Ardenne'indeki parlak manzaralardan esinlenen tek yazardı. Paul Noesen (1891-1960), Joseph Funck (1902 -1978), Leopold Hoffmann (doğm. 1915), Fernand Hoffman (doğm. 1929) ve Alex J. Jacoby (doğm. 1928) gibi edebiyatçıları da anabiliriz. Ernest Bisdorff (doğm. 1908), ilginç edebiyat eleştirileri yazdı. Edebiyat eleştirmeni Cornel Meder (doğm. 1938), aynı zamanda şiir ve düzyazı da yazmaktadır.
Çağdaş şiir
Paul Henkes (doğm. 1898), Albert Hoefler (1899-1950) ve Jean-Pierre Decker (1901-1972) gibi şairlerle başladı. Daha sonra bu şiiri, duyarlı ve kinik Pol Michels (1897-1956), Gregor Stein (doğm. 1907) ve özellikle dinsel esinin, biçim ve imgelerin yetkinliğiyle birleştiği Der Postillion adlı bir tek şiir kitabı yayımlayan Nicolas Heinen (doğm. 1906) gibi şairler sürdürdü. İkinci Dünya savaşı’ndan sonra yazmaya başlayan şairler arasında, Henri Blaise (doğm. 1924), Anise Koltz, Roger Manderscheid (doğm. 1933), Michel Raus (doğm. 1939) ve özellikle de Nicolas Weber (doğm. 1926) ile Robert Gliedner'in (doğm. 1935) adlarını anabiliriz.
Lüksemburg iehçeii edebiyat
Lehçe edebiyatının kurucusu, hiç kuşkusuz matematikçi ve şair Antoine Meyer'dir (1801 -1857). Büyük bir rağbet kazanan tiyatro edebiyat dünyasını egemenliği altına almıştı. Gerçek adı Edmond de la Fontaine olan Dicks (1823-1891), vodvillerinde tipik lüksemburglu kişileri canlandırdı ve sahneye konan ilk lüksemburg İehçeii oyunu yazdı (D'Mumm Sdiss, 1855). Andrâ Duchscher (1840-1911), Batty denen Jean-Baptiste, Weber ve Max Goergen gibi yazarlar, Dicks'in etkisinden büsbütün kurtulamamakla birlikte, tiyatroyu daha büyük bir gerçekçilik ve ruhbilimsel irdeleme doğrultusunda geliştirdiler. Marcel Reuland'ın (1905-1956) yapıtlarında da aynı özellik görülmekteydi. Tit Schroeder (doğm. 1911), küçük burjuva sınıfından bir ailenin günlük yaşamını betimleyen D 'Pölltchesiamill (1963) adlı yapıtıyla, Fernand Barnich (doğm. 1938), Josy Braun (doğm. 1938) ve Guy Revıenig (doğm. 1947) gibi yazarların ve N. Weber (doğm. 1926), Fernand Hoffmann ve Pol Greisch (doğm. 1928) gibi yorumcuların toplumsal ve siyasal tiyatrosunu haber veriyordu.
Şiir alanında Michel Lentz (1820-1893), romantik dizeler yazarken Michel Rodange (1827-1876), Lüksemburglular'ın Renert öder de Fuuss am Frack an a Maansgre'sst (1872) adlı ulusal destanını yazdı. Marcel Reuland, Tit Schroeder ve Joseph Keup (1911-1981), 50Tı yıllarda şiire büyük bir atılım kazandırdılarsa da şiir, 1968'den sonra daha belirgin bir siyasal bağlanıma rağmen lirik şiirin her zamanki temalarını işleyerek Michel Lentz' in ve şiiri uyaktan kurtarmaya çalışan Renö Kartheiser'in (doğm. 1926) yarattığı geleneği izlemekten geri kalmadı. Renert'in bâyük etkisi, lehçe şiirinin gelişimini biraz engelledi. Birçok yazar, günlük konuları işlemek için manzum epope yolunu yeğ'lediyse de, Löon Moulin (De Fuus, 1968) ve Jacques Kintzele (1874 -1965) dışında (ancak o da konusunu folklordan almıştı), kimse tam bir başarı sağlayamadı. N. S. Pierret (1833-1899), Matthias Spoo (1837-1914), isidore Comes (1875 - 1960) ve Nicolas Pletschette (1882- 1965), Renâ Kartheiser gibi yazarlarla epik hikâye ortaya çıktı.
Kaynak: Büyük Larousse