Arama


yimake - avatarı
yimake
Ziyaretçi
16 Mart 2008       Mesaj #4
yimake - avatarı
Ziyaretçi
3. KUR’AN-I KERİM’E İNANMALIYIZ

Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’in kendi katından indirildiğini, [302] O’nun içinde hiçbir eğrilik ve tutarsızlık olmadığını, [303] O’nun benzerinin getirilemeyeceği [304] açıklamıştır. Kur’an-ı Kerim’deki “ Artık Allah’a, elçisine ve indirdiğimiz ışığa inanın…” [305] ayetinde de belirtildiği gibi, Allah’a iman eden her Müslüman O’nun indirdiği kitaba da inanmak zorundadır. Kur’an-ı Kerim’in Allah’tan gelen bir kitap olduğunda şüphe etmesi, Müslüman’ın imanını zedeler ve O’nun İslam ümmetinden çıkmasına yol açar.

Kitabımızın önceki bölümlerinde bazı hadiseleri saptırarak Müslümanların kafalarını karıştıran müşteşriklerden bahsetmiş ve onların iddialarını cevaplamıştık. Şimdi de Kur’an-ı Kerim’in Allah katından indiği konusunda hiçbir şüphesi olmayan, ancak O’na imanının gereğini yapamayan günümüz Müslümanlarından bahsedelim. Bu bölümün başlarında da izah ettiğimiz gibi Allah’ın insanlara yol göstermesi için gönderdiği ilahi rehber, daha sonra indiriliş gayesine uymayacak şekilde kullanılmaya başlandı ve sadece sevap almak için anlaşılmadan okunmaya çalışıldı. Bunun sonucunda da Allah’ın kitabı toplumsal hayatın içinden çekilip çıkartıldı ve terk edilmiş bir kitap konumuna düşürüldü. Zaman içerisinde Kur’an’a iman ettiğini söyleyen ve anlamadan sık sık O’nu okuyan, yaşantılarını ise insanların yazdıkları beşeri kitaplara göre tanzim eden Müslümanlar ortaya çıktı. Bu Müslümanlar Kur’an’ı başucu kitabı olmaktan çıkartarak; bazıları bir şeyhin kerametlerini, bazıları bir mezhebin miadı geçmiş içtihatlarını, bazıları bir meşrebin liderinin fikirlerini baş tacı etmişlerdir. Kur’an’a iman ettiğini iddia eden insanların büyük bir çoğunluğunun maalesef Kur’an’ın önüne geçirdiği bir kitabı olmuştur. Bu kitapların bazılarının Allah katından indirildiğine dair bile iddialar vardır. İnsanlar Allah’tan geldiği iddia edilen bu sahte ilahi kitapları baş tacı ederken, Allah’tan geldiğinde şek ve şüphe etmemeleri gereken Kur’an-ı Kerim’i arka plana atmışlardır. Müslümanların işledikleri bu suç affedilecek bir suç değildir.

Biz, bazı şahısların kitaplarının, onlara ilhamla yazdırıldığı iddiasının, Allah’a atılmış bir iftira olduğunda en ufak bir şüphe duymuyoruz. Yazdıkları kitapların, insanları daha çok etkilemesini sağlamak için O’nun Allah’tan gelen bir kitap olduğunu iddia eden alimlerin yaptıkları affedilecek bir hata değildir. Bu alimlerin bazıları, yazmış oldukları kitapların, kendilerine ilhamla yazdırıldığını, bu kitapların Urvetü’l vuska ve Hablullah olduğunu ve bu kitaplara tabi olanların necat bulacaklarını iddia etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda gerçek Hablullah’ın Allah’ın kitabı olduğu [306] ve yine gerçek Urvetu’l Vuska’nın da Allah’ın kitabı olduğunu [307] görmekteyiz. Yine Allah’ın kitabında “Peygamberle birlikte indirilen Nur’a uyanların kurtuluşa erecekleri açıkça belirtilmiştir. Araf suresinin 157. ayetinde geçen bu Nur’un, Kur’an’dan başka bir nur olmadığı apaçık ortadadır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Allah’tan gelen Nur’u bırakıp ta sahte Nurlara tabi olan, gerçek Hablullah’ı bırakıp ta sahte Hablullah’lara tabi olan ve gerçek Urvetu’l Vuska’yı bırakarak sahte Urvetu’l vuska’lara tabi olan insanları; pazarlık yapmadan ve gereksiz te’villere girişmeden inandıklarını söyledikleri kitaba teslim olmaya davet ediyoruz. Bu davetimize kulak asmayan ve Kur’an’ın önüne geçirilmiş sahte ilahi kitaplara tabi olmaya devam eden kimseleri şeyhleri de, üstatları da asla cehennem azabından kurtaramayacaktır. Bize göre, günümüzde yaşayan Müslümanlar için Allah’ın gönderdiği hidayet rehberinden başka bir rehber yoktur. Allah’ın gönderdiği hidayet rehberi de Kur’an-ı Kerim’dir. Biz Müslümanlar O’na inanır ve O’nun hükümlerine göre hareket ederiz.

4. KUR’AN-I KERİM’E TABİ OLMALIYIZ

Bir Müslümanın Kur’an-ı Kerim’in Allah’tan geldiğine kalben inanması gerekmektedir. Ancak sadece inandım demesi yeterli değildir. Kur’an-ı Kerim’in Allah’tan geldiğine kalben inanan bir Müslüman, aynı zamanda O’nun hükümlerine tabi olmak zorundadır. Çünkü, Kur’an-ı Kerim, muhataplarından iman etmekle kalmayıp, O’na tabi olmalarını istemektedir. [308] Kur’an-ı Kerim; Tevrat’ı bilmelerine rağmen, O’nun emir ve yasaklarına tabi olmayan [309] Ehl-i kitap alimlerini kitap yüklü eşeklere benzeterek [310] onları eleştirmiştir. Biz Müslümanlar da, Ehl-i kitap alimlerinin durumlarına düşmemek için bildiğimiz hükümleri hayatımıza tatbik etmek zorundayız. Aksi halde, okuduğumuz bilgi gözümüzü yormaktan başka bir işe yaramaz.

Sahabelerin büyük bir çoğunluğu, Kur’an’ı okuyup ezberlemekle kalmamış O’nun hükümlerini hayatlarına tatbik etmişlerdi. Onlar ilk nesilleri eğiten Kur’an-ı Kerim’le doğrudan doğruya muhatap olduklarından, Kur’an onların hayatlarında olağanüstü değişiklikler ortaya çıkarmıştı. Kur’an’la tanışmadan önce birçok haramı gözünü kırpmadan yapabilen birçok sert tabiatlı sahabe, Kur’an’la tanıştıktan sonra tamamen değişmiş ve Allah’ın haram kıldığını asla yapmayan şefkatli insanlara dönüşmüştür. Ancak Müslümanların Kur’an-ı Kerim’e olan bu bağlılıkları çok uzun sürmemiş ve zamanla zayıflamıştır. İnsanlar, sosyal, siyasi ve dini birçok olayların neticesinde ortaya çıkan itikadi, ameli ve siyasi mezheplere tabi olmuşlardır. Daha sonra tabi oldukları mezheplere taassupla bağlandıkları için Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşmaya başlamışlardır. İnsanlar Kur’an’a tabi olmayı bırakıp mezheplerin ve meşreplerin görüşlerini içeren kitaplara tabi olmuşlardır. Bu kitaplara tabi olan insanlar, mezhep ve meşrep görüşlerini ortaya atan alimlerin sözlerine tabi olmuş ve onların sözlerini vahy mertebesine çıkarmıştır. Yukarıdaki iddiamıza Hicri 4. Yüzyılda yaşayan meşhur Hanefi alimi İmam Kerhi’nin söylediklerini delil olarak gösterebiliriz. İmam Kerhi; müçtehid alimlerin sözlerine aykırı düşen ayet ve hadislerle amel etmenin caiz olmadığını belirtmiştir. Kerhi’ye göre; mezhep imamlarının görüşlerine zıt olan ayet ve hadis görüldüğünde ya mensuh kabul edilmeli, ya da o nasslar te’vil edilmeymiş! Kerhi, bu sözleriyle mezhep imamlarının içtihatlarında yanılabileceği gerçeğini adeta reddetmiş, onların içtihatlarını kesin nass konumuna çıkarmaya çalışmıştır. Bunu yapmak için gerektiğinde ayetlerin hükümlerini bile ortadan kaldırmış, yani onları mensuh kabul etmiştir. Günümüzde Kerhi gibi eski alimlerle aynı kanaati paylaşan birçok alim vardır. Günümüz Müslümanlarını Kur’an’a dayalı ilkeler etrafında birleştirmeyi düşünemeyen ve Kerhi ile aynı kanaati paylaşan mezhepçi alimler; Müslümanların “Vahdeti”nin ve “Ümmet şuuruna erişmeleri”nin önündeki en büyük engellerdir. Bu problemin çözümü nedir? Bize göre bu problemin çözümü; Kur’an’ı yeniden hayat rehberi olarak kabul edip O’na tabi olmaktır. Bu çözüme itibar edilmediği müddetçe, Müslümanlar içine düştüğü bunalım ve sıkıntılarından asla kurtulamayacaktır. Günümüzde birçok Müslüman Allah’ın kitabına tabi olmayıp ta, hiziplerin kitaplarına bağlı olduğundan, onların sıkıntıları azalmayarak artmıştır. Biz Müslümanlar olarak bizi Kur’an’ı anlamaktan alıkoyacak hiçbir kitaba ve şahsa tabi olamayız. Biz sadece Allah’tan gelen ilahi rehbere tabi olmalıyız. Allah’ın kitabına tabi olan Müslümanların; itikad, amel ve ahlaklarında farklılıklar ortaya çıkar. Şimdi bunlara örnekler verelim.

a. Kur’an’a tabi olan kimsenin itikadi durumu: Müslümanlar; şirki ve şirke düşüren halleri, küfrü ve küfre düşüren halleri bilmek zorundadır. Müslüman olduğunu söyleyen herkesin; kişi, meclis ve kurumların, Allah’ın hükmünün yerine geçmek üzere hüküm koyamayacağını ve Allah’la Müslümanların arasına hiçbir ölü ve diri aracının giremeyeceğini bilmesi gerekir. Bu bilgileri, Allah’ın kitabını anlayarak okuyan ve O’na tabi olan her Müslüman kolaylıkla öğrenebilir. Allah’ın kitabına tabi olmayarak, hurafe kitaplardan edindikleri bilgilere tabi olanların ise bunları anlayabilmeleri imkansızdır. Allah’ın kitabını bırakarak hurafe kitaplara tabi olan Müslümanların bir çoğu; Allah’a şirk koşulmuş olan amelleri, Allah’a yakınlaşmak adına yapmaktadır. Kur’an’a tabi olmayan bu tipler, Allah’ın şirk koşulmasını bağışlamayacağından [311] ve şirk koşanın amellerinin boşa çıkacağından [312] habersiz bir şekilde yaptıkları şirke karşılık Allah’tan ecir bile beklemektedirler. Biz, gerek Allah’ın hüküm koyma yetkisini, O’ndan başkasına vererek Allah’a Rububiyette şirk koşanları, gerekse de Allah’ın bazı vasıflarını insanlara vererek Allah’a Uluhiyette ve sıfatlarında şirk koşanları Kur’an-ı Kerim’in ayetleriyle uyarmalıyız. Ancak, Allah’ın kitabından uzaklaşmış olmaları bir yana, yıllardır cahili düzenlerin ve cahil Müslümanların din istismarlarına maruz kalmış olan bu tipleri uyarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Onlar bizden rahatsız olup bizi din düşmanlığı yapmakla suçlasa, hatta tekfir bile etse, yine de biz onlara şefkatle yaklaşmak zorundayız. Onların bize yapacakları hakaret ve iftiralar asla bizi yıldırmamalıdır. Bizim mücadelemiz, bu insanları Kur’an’la tanıştırma mücadelesidir.

b. Kur’an’a tabi olan kimsenin ameli durumu: Kur’an’a tabi olan kimse, Allah’ın emrettiklerine sımsıkı sarılırken, O’nun yasakladıklarından da şiddetle kaçar. Günümüzde Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’e tabi olmayan Müslümanların varlığı malumdur. Bu Müslümanlar, Allah’ın emir ve yasakları konusunda duyarsız kalırken, hizbin liderinin ortaya koydukları emir ve yasaklar konusunda oldukça hassastırlar. Hizipçilerin bu davranışı doğru değildir. Onlar, hizbin menfaatleri doğrultusunda hizip liderlerinin emir ve tavsiye ettiği her ameli meşru görmektedirler. Onların birçoğu rakip hizipler hakkında iftira atmayı mübah görmüşlerdir. Halbuki Kur’an’a tabi olan kimse, Allah’ın yasakladığı bu amelleri; hizbin maslahatı, hizip liderinin maslahatı…vb bahanelerle yapamaz. Davetçi bir Müslüman, Kur’an’dan uzaklaşmış her kesimi, Kur’an’a davet ettiği gibi, hizbin öğretilerine tabi olan bu kesimleri de Kur’an’a davet etmelidir.

Kur’an’a tabi olan kimse, Allah’ın dinine sımsıkı sarılır. Onun dinini yaşamakta laubali olmaz. Ancak günümüz Müslümanların büyük bir çoğunluğu dinin emir ve yasaklarını anlama ve yaşama konusunda laubali davranmaktadır. Bu Müslümanlar, Allah’ın dinini anlamak ve yaşamak için zaman bulamazken, daha fazla para kazanabilmek için adeta günün 24 saatini değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Hesap günü şuuru’na sahip olamayan bu tip Müslümanların, Kur’an’a tabi olmalarını ve amellerini Kur’an ve Sünnete uygun tarzda yapmalarını tavsiye ediyoruz. Bu tavsiyelerimize kulak asmayan ve Allah’ın kitabına tabi olmayan bu tip Müslümanların hesap gününde umduklarını bulmaları mümkün değildir.

c. Kur’an’a tabi olan kimsenin ahlaki durumu: Kur’an’a tabi olan kimse dost arkadaş ve akrabaları tarafından sevilir ve sayılır. Kur’an’a tabi olan kimseden gayri ahlaki hiçbir davranış görülmez. O, ticaretinde dürüst olur, kimseye haksızlık etmez. Çevresindeki insanlara faydalı olur, fakir fukarayı görüp gözetir. Kur’an’a tabi olan kimse, çevresinde emin olarak bilinir. Asla başkaları hakkında iftira atmaz, asla yalana tenezzül etmez. Kur’an-ı Kerim’i kendisine rehber edinerek O’na tabi olan Müslümanlar, yukarıda örneklerini verdiğimiz güzel davranışların hepsini yapmaya çalışırken çirkin davranışlardan da kaçınmaya çalışır. Kur’an-ı Kerim’e tabi olmayanlar ise böyle değildir. Onların bazı davranışları Kur’an’a uygunken, bazı davranışları Kur’an’ın hükümleriyle taban tabana zıt olmaktadır. Günümüzde yaşayan Müslümanların birçoğu bir mekruhu yapmamak için çırpınıp dururken, Allah’ın yasakladığı yalanı açıkça söylemektedirler. Bu yaklaşımın Kur’an’a uygun bir yaklaşım olmadığı ortadadır.

5. KUR’AN-I KERİM’DEN BAŞKASINA TABİİ OLMAMALIYIZ.

Yukarıda da açıkladığımız gibi Müslüman için, Kur’an’dan daha doğruya götürecek hiçbir kitap yoktur. Bu yüzden Müslümanlar O’na tabi olmak zorundadır. Çünkü Kur’an Allahu teala tarafından vahyedilmiş ilahi bir kitapken, O’nun dışındaki kitaplar insanların elleriyle yazdıkları beşeri kitaplardır. Allahu teala Kur’an-ı Kerim’de “İşte bu (Kur’an) indirdiğimiz mübarek kitaptır. O’na uyun ve korununki size rahmet edilsin [313] diye tavsiyede bulunulmuş ve Kur’an’a tabi olunması gerektiğini belirtmiştir. Kur’an-ı Kerim’deki “Ey insanlar size Rabbinizden indirilene uyun ve O’ndan başka velilere uymayın…” [314] ve “ İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın!…“ [315] ayetlerinde de Kur’an’ı bırakıp başka rehberlere tabi olunmaması gerektiği tavsiye edilmektedir. Kur’an’ın bu tavsiyesini dikkate almayarak, O’na tabi olmayanlar; şeytana, heva ve hevese, Allah’ın yolundan saptıran dini ve siyasi liderlere tabi olurlar. Kur’an’ı bırakarak, şeytana, heva ve hevese, bazı liderlere…vb tabi olanların ise karanlıklardan kurtulup Nur’a çıkmaları ve sıratı müstakime ulaşmaları mümkün değildir.

Yukarıdan beri, Kur’an’dan başkasına tabi olmamak gerektiği üzerinde ısrarla durduk. Bu konuda ısrar etmemizin nedeni; Müslümanların tamamına yakını dilleriyle bizim dediklerimizi aynen ikrar etmelerine rağmen, amelleriyle bizim dediğimizin tam tersini yapmış olmalarıdır. Bazıları bizim Kur’an’a tabi olmak konusundaki ısrarımızı yanlış yorumlayıp, bu söylediklerimizle Sünneti inkar ettiğimizi iddia edebilir. Biz böyle bir şey demiyoruz. Çünkü; Allah’ın kitabına tabi olmak, peygamberin sünnetini inkar etmek değildir. Zaten Kur’an’a tabi olan, peygambere de tabi olunması gerektiğini “Deki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun, ki Allahu Teala’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” [316] ayetine ve benzeri ayetlere bakarak rahatlıkla anlayacaktır. Bize göre, Kur’an’ı te’yid eden, Kur’an merkezli Sünnete tabi olunması demek zaten Kur’an’a tabi olmak demektir.

Kur’an-ı Kerim’e tabi olmayan insanların itikadi, ameli ve ahlaki konularda Allah’ın haram sınırlarını aşacakları muhakkaktır. Allah’ın kitabına tabi olmayan insanlar, şirk, küfür…vb gibi itikadi bozuklukları, namaz kılmamak, oruç tutmamak …vb gibi ameli bozuklukları ve insanlar hakkında iftira atıp yalan söylemek …vb gibi ahlaki bozuklukları hiçbir zaman terk edemeyeceklerdir. Şimdi, Allah’ın kitabına tam olarak tabi olmayan geleneksel İslami anlayış mensuplarının yaptıklarına örnekler verelim.

Kur’an-ı Kerim’de Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının yeni haramlar icat ederek veya haramları hile ile helal şeklinde yorumlayarak yaptıkları tahrif eleştirilmiş ve bu davranışı kabullenen kişilerin o din adamlarını Rabb kabul ettiklerini açıklanmıştır. [317] Bu gerçeği idrak edemeyen bir çok Müslüman bazen mezhep alimlerini, bazen de hizip liderlerini Rabb konumuna yükseltmektedir. Cehalet sebebiyle ortaya çıkan bu yanlışlığı dini konularda çalışma yapan alimlerin gidermeye çalışmaları gerekir. Bize göre bunu önlemenin tek yolu; Kur’an kültürünü çok iyi bir şekilde kitlelere ulaştırmaktır. Kur’an kültürüne sahip olan ve Kur’an’ı başucu kitabı haline getiren aklı ve vicdanı hür Müslümanlar çoğaldıkça şuursuz taklid yerini şuurlu taklide bırakacaktır. Şuurlu bir şekilde taklid yapan Müslümanlarınsa hem mezhebe hem de hiziplere bağlılıkları ölçülü olacaktır. Ölçüsüz bir mukallitin; taassupla mezhepçiliğin yayılması için mücadele veren gelenekçi alimlerle, bunların görüşlerine körü körüne tabi olan hizip liderlerinden başka hiçbir kimseye faydası yoktur.

Kur’an’a tabi olmayan insanların bir kısmı da, Allah’ın kitabıyla kendileri arasına çeşitli aracılar koymuşlardır. Bu aracılara; şeyh, veli, abi, mezhep imamı, üstat, hizip lideri gibi aracıları örnek olarak verebiliriz. Bunların bir kısmı, Kur’an’ın anlaşılmasına yardım edeceklerine, tam tersine onların anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu aracıların koydukları bazı kurallar, zamanla Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin önüne geçirilmiştir. Hatta bu aracılardan bazıları zamanla Rabb konumuna çıkarılmıştır. Rabb konumuna çıkarılan liderlerin bir çoğu Allah’ın kitabından insanları uzaklaştırarak, onları kendi görüşlerine yönlendirmişlerdir. Liderler tarafından yönlendirilen insanlar ise, hayatının kalan bölümlerini “kitapsız” yani Kur’an’sız olarak geçirmek zorunda kalmışlardır. Bu insanlar liderlerin direktiflerini Kur’an ayetlerinin önüne geçirmişlerdir. Biz Müslümanlara, liderlerinin ortaya attıkları miadı geçmiş fıkhın fer’i konularını bırakmalarını ve kayıtsız ve şartsız Allah’ın kitabına tabi olmalarını öneriyoruz. İnsanların önüne miadı geçmiş ayrıntıları Din diye çıkartan bu liderler, İslam’ın ve Kur’an’ın anlaşılmamasının en başta gelen sebebidir. Biz Müslümanlara düşen görev, bu liderlerin avuttukları ve dolaylı olarak uyuttukları masum insanları vahyle tanıştırmaktır. Bu hedefe ulaşabilmek için, önce aldatılan insanların; sağda solda suçlu aramak yerine, liderlerini sorgulayıp kendi kendilerine bir özeleştiri yapmalarını sağlamaya çalışmalıyız. Bu özeleştirinin sonucunda görülecektir ki, başarısızlığımızın müsebbiplerinin başında bizi avutan ve uyutan liderlerimiz gelmektedir.

Kur’an’a tabi olmayan insanların bir kısmı da, Kur’an-ı Kerim’e taban tabana zıt görüşler ortaya atarak şirke düşecek sözleri sarfeden tarikat şeyhlerine tabi olmuşlardır. Bu şeyhlerin çoğunluğu, insanları, Allah’ın kitabına tabi olmaya değil de, kendilerine tabi olmaya çağırmışlardır. Bu iddiamıza Türkiye’de şeyhlik yapan birçok şeyhin kitaplarından delil verebiliriz. Ancak meselemiz bu olmadığından, sadece Şeyh Nazım Kıbrısi adlı bir şeyhin sözlerini aktaralım. Şeyh Nazım Kıbrısi, Tasavvufi Sohbetler adlı kitabında “İstersen allame-i cihan ol, bütün Kur’an-ı Kerim’i tefsirleriyle beraber ezber et, bütün hadislerin hepsini iç dört mezhebin iman ve ahkamlarını ezberde tut, yolu bilen birine (şeyhe) tabi olmazsan olduğun yerde kalırsın.diye belirtmiştir. [318] Müritlerine bu şekilde öneri yapan şeyhlerin, onları ellerine kartvizit yazarak başka bir şeyhe göndermedikleri de bilinen bir gerçektir. Görüldüğü gibi şeyhler bu sözleriyle insanlara “Kur’an ve Sünnete tabi olmana gerek yok bana tabi ol ben zaten seni oraya götürüyorum” demektedirler. Yukarda aktardığımız sözlerin, Kur’an’a tabi olmayın da gelin bana tabi olun demek olduğu gün gibi ortadadır.

Kur’an’a tabi olmayan insanların bir kısmı da, “Allah’a nasıl hesap vereceğiz?” Merkezli düşünceden koparılmış sadece “İktidara nasıl gelebiliriz?” merkezli düşüncelere saplanmışlardır. Bu insanlara tabi olan ve onların söylemlerini dikkate alan insanlar için tek bir mesele vardır ki, o da birilerini iktidara getirmektir. Dini duyguları istismar edilen ve Allah’ın adıyla aldatılan bu insanların Kur’an’ın ayetleriyle uyandırılması gerekmektedir. Onlara temel İslami akideleri öğreterek Ahiret gününü hatırlatmaya çalışmalıyız. Biz Müslümanlar, Allah için insanlardan görev isteyen şahıs ve partinin ismi ne olursa olsun bu istismara malzeme olmamalıyız.

6. KUR’AN-I KERİM’LE ÖĞÜT VERİP, O’NA DAVET ETMELİYİZ

Allahu teala, peygamberine; insanları Rabbine çağırmalarını emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’deki “…Rabbine davet et…” [319] ayeti bunu açıklamaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki “…Ben (insanları) O’na davet ederim, dönüşümde O’nadır.“ [320] mealindeki bir başka ayete baktığımızda peygamberin bu uyarıya uyarak insanları Rabbine davet ettiği görülmektedir. Yüce Allah’ın göndermiş olduğu bütün peygamberler de aynı şekilde hareket ederek kavimlerini Rabbine davet etmişlerdir. Hz Musa’nın; Hz Harun’u yanına alarak Firavun’a gitmesi ve O’na, Allah’ın emrettiği şekilde [321] ve O’nun ayetleriyle [322] tebliğ etmesi, öğüdün ve davetin Allah’ın ayetleriyle yapılması gerektiğini açıklayan güzel bir misaldir. Bilindiği gibi Allah’ın ayetleriyle kavimlerine öğüt vermeye çalışan Peygamberlerin ortak daveti “…Allah’tan başkasına kulluk etmeyin…” [323] şeklinde olmuştur. Ancak o toplumun yöneticileri olan mele sınıfı; iktidar, saltanat…vb menfaatlerini kaybetmemek için peygamberlerin davetlerine karşı çıkmışlardır. Peygamberimizden önce gönderilmiş olan peygamberlerin davetleri de, o peygamberler dönemindeki mele sınıfı tarafından kabul edilmemiştir. Peygamberimiz zamanında yaşayan Mekke toplumunun mele sınıfı da, aynı şekilde hareket etmiş ve peygamberimizi reddetmiştir. Bu bir sünnetullah’tır ve bu sünnetullah günümüzde de aynen devam etmektedir. Günümüz toplumunda yaşayan davetçiler, Allah’ın ayetlerini açık ve net olarak tebliğ ettiklerinde karşılarında bu toplumun mele’lerini bulmaktadırlar. Mesajın meleleri rahatsız etmeyecek şekilde kapalı ve karmaşık bir şekilde aktarılması halinde, meleler itiraz etmemekte, ancak davette davet olmamaktadır. Biz Müslümanlar olarak mele takımının yapmaya çalıştıkları engellemelere rağmen, davet görevimizi açık ve net olarak sürdürmek zorundayız. Ancak bu daveti ne ile yapılacağız? Şimdi bu sorunun cevabına kısaca değinelim.

Biz Müslümanlar, insanları davet ederken, bu daveti; bir mezhebin veya bir meşrebin kitabına göre değil, Allah’ın kitabına göre yapmalıyız. Onları falan filan hocanın kitaplarına ve görüşlerine değil de Allah’ın kitabına davet etmeliyiz. Kur’an-ı Kerim’deki “…Kur’an ile öğüt ver” [324] ayeti insanlara verilecek öğüdün Kur’an’la yapılmasını gerektiğini açıklamaktadır. Bu ayetten İslam’a davet edip, çağıranların bu davetlerini Kur’an’la yapmaları gerektiği ortaya çıkmaktadır. [325] Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Bir Müslümanın davetini; falan filan hocanın, bir hizbin veya bir mezhebin öğretileriyle değil de, Kur’an’la yapmalıdır. Çünkü;

a. Günümüz Müslümanlarının sorumlu olabilmeleri ve sorumluluklarının gereğini yapabilmeleri için onları Kur’an’la tanıştırmak zorundayız. Onların sorumlu olabilmeleri için Kur’an’ın mesajından haberdar olmaları gerekir. Aksi takdirde muhatabın “bize anlatan olmadı “şeklinde bir itiraz hakkı doğardı. Bu nedenle biz, Allah’ın kitabıyla çevremizdekilere öğüt vermeliyiz. Çünkü, insanlar bir hocanın, bir meşrebin ve bir mezhebin görüşlerinden sorumlu tutulmayacak sadece Allah’ın kitabından sorumlu tutacaklardır. Biz davetçilerde, onları sorumlu olacakları kitapla tanıştırmak zorunda olduğumuzdan davetimizi Kur’an ayetlerine göre yapmalıyız.

b. Biz Müslümanlar; insanları Allah’ın dinine ve kitabına davet etmek istiyorsak, bunu en güzel ve en güçlü sözle yapmak zorundayız. Çünkü; en güzel ve en güçlü sözle davet yaptığımızda muhatabımız ikna olacak ve bizde başkalarını kazanmanın mutluluğunu duyacağız. Yani, Allah’ın sözleri, beşerin sözlerinden daha etkili ve güçlü olduğundan dolayı O’nun ayetleriyle insanları davet etmeliyiz.

c. Yüce Allah insanı yaratmış olduğundan, onun zayıf taraflarını bilmektedir. Bu yüzdende insanlara gücünün üstünde bir sorumluluk yüklememiştir. Yüce Allah’ın insanın taşıyabileceğinden fazlasını yüklemeyeceği gerçeğinden hareketle davetimizi insanların taşıyabileceklerini bilen Allah’ın ayetleriyle yapmak zorundayız. Böylece insanlara yeni yeni hükümler ihdas etmemiş ve onlara zulüm yapmamış oluruz. Bu kurala riayet edilmediğinden insanlar falan filan kişilerin yükledikleri sorumluluklarının altında ezilip durmaktadır.

d. Biz Müslümanlar, İslam dininin emir ve yasaklarını çevremizdeki insanlara aktarmak ve onları Allah’ın dinine davet etmek zorundayız. Bu daveti yaparken önümüze iki yol çıkmaktadır; ya Allah’ın dininin davetçisi olacağız, ya da farklı İslam anlayışlarından birinin davetçisi olacağız. Genel olarak baktığımızda hemen hemen tüm İslam coğrafyasında, din’i farklı yorumlayan ve kendi yorumlarını din sanan ve kitleleri buna davet eden alimlerin varlığı malumdur. İşte davetlerini Allah’ın kitabına değil de, kendi kitaplarına yapan bu tip alimler yüzünden yüzlerce İslam anlayışı ortaya çıkmakta ve insanlar kime inanacaklarını şaşırmaktadır. Bize göre Müslüman, Kur’an ayetlerinin, taşıyıcısı ve davetçisi olmalıdır. Asla, bir şahsa, bir hizbe ve bir mezhebe insanları davet etmemelidir.

7. KUR’AN-I KERİM’İN HÜKÜMLERİYLE HÜKMETMELİYİZ.

Yukarıda Müslüman fertlerin Kur’an-ı Kerim’e karşı yapmaları gereken vazifelerden bahsettik. Bu vazifelerin başında, Müslümanın O’nun hükümlerini anlaması ve hayatına tatbik etmesi olduğunu açıkladık. O’nun hükümlerini hayatına tatbik etmek demek; Müslümanın inancını, ibadetini ve ahlakını Kur’an ayetlerine uygun bir şekilde düzenlemesi demektir. Fert olarak Allah’ın emir ve yasaklarını nefsinde tatbik eden yani nefsinde Allah’ın hükümleriyle hükmeden Müslümanlar; toplumu idare ettiklerinde de Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle hükmetmelidir. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların ihtilaf halinde Kur’an’ın hükümlerinin esas alınması gerektiğini açıklayan bir çok ayet vardır. [326] Bu ayetlerde heva ve hevesten kaynaklanan cahiliye hükmünün bırakılması ve Allah’ın hükümlerine tabi olunması istenmektedir. [327] Eğer böyle yapılmadığı takdirde, “ben Kur’an-ı Kerim’in Allah’tan gelen emir ve yasakları ihtiva eden bir kitap olduğunu kabul ediyorum, ama o emir ve yasakları tatbik etmeye yanaşmıyorum” denilmiş olur ki bir müslümanın böyle düşünmesi mümkün değildir. Çünkü, kişinin bu şekilde düşünmesi, onun diliyle söylediği iman iddiasını ameliyle yalanladığını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye yanaşmayan ve kendilerinin heva ve heveslerinden çıkardıkları kanunlarla insanları idare etmeye çalışan bu insanları fasıklar, [328] zalimler [329] ve kafirler [330] olarak tanımlamaktadır. Müslüman kişi, bu tip insanların çıkarmış oldukları hükümlere itibar etmemeli ve Allah’ın hükümlerinden başka hüküm aramamalıdır. Çünkü, Müslüman için Allah’tan daha iyi hükmü kimse veremez. [331] Allah’ın hükümleriyle hükmedilince; bir grubun lehine, başka bir grubun aleyhine hüküm verilmesi mümkün değildir. Halbuki idarecilerin kendi heva ve heveslerinden çıkartacağı kanunların bazıları bir grup insanın lehine olurken, bir başka grubun aleyhine olmaktadır. Halkının bir kısmına zulüm yapan yöneticilerin koyduğu kanunlarla yönetilen ülkelerdeki düzen, zulüm düzenleridir. Halbuki, Allah’ın hükümlerinin (doğru olarak) tatbik edildiği yerlerde asla zulüm olamaz. Tarihi süreçte bazı zalim yöneticilerin; halkının bir kısmına Din adına zulüm ettiği bilinen bir gerçektir. Biz bu gerçeği inkar etmiyoruz. Ama bu şekildeki uygulamaların İslam’ın hükümlerinin doğru uygulanmasından değil de, yanlış uygulanmasından kaynaklandığını iddia ediyoruz.

Çağımızda, bazı kesimler; Kur’an’ın hükümlerinin hiçbirisinin günümüzde tatbik edilemeyeceğini, onların miadlarının geçmiş olduğunu ve o hükümlerin Mekke ve Medine’de yaşayan insanların sorunlarına çözüm olabileceğini, ancak günümüz insanının sorunlarını çözemeyeceğini iddia etmektedirler. Bu iddia sahipleri, mezheplerin dar kalıplarına sıkışan ve mezheplerin yorumlarını adeta “tartışılamaz evrensel hükümler” olarak gören ve onları “nass” konumuna çıkaran mezhepçilere tepki olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü, mezhepçiler, mezhep imamlarının binlerce yıl önce söylemiş olduğunu söyledikleri miadı geçmiş bazı bilgileri tartışmaya asla yanaşmamış tartışanları da “mezhepsiz” “sapık” gibi itham ve iftiralarla sindirmeye çalışmışlardır. Mezhep imamlarının sözlerini tarihsel bir söz gibi değil, evrensel bir hüküm gibi gören mezhepçilere karşı, Allah’ın evrensel hükümlerinin tarihsel bilgiler olduğunu iddia eden kesimler ortaya çıkmışlardır. Biz hem mezheplerini din edinenlere, hem de bu tepki sahiplerine katılmıyoruz. Bize göre Kur’an’ın emirleri evrenseldir. Ancak O’nun bazı hükümleri çağımıza göre farklı yorumlanabilmelidir. Bazı kesimlerde, Kur’an’ın yukarıda belirttiğimiz gibi, çağa göre yorumlanmasını Kur’an’ın manalarını değiştirme olarak algılamışlardır. Bu anlayış doğru değildir. Çünkü Kur’an’ı çağa göre yorumlayacak olanlar, O’nun itikadi hükümlerini, ibadetle ilgili hükümlerini ve ahlaki hükümlerini değiştiremezler. Mesela; bir namazı çağımıza uygun yorumlayarak “artık namazları günde bir defa kılabilirsiniz” diyemezler. Ancak külli kaideleri Kur’an’da belirtilmiş olan muamelat ve ukubat gibi konulardaki bir hükmün; illeti akılla biliniyorsa, o hükmün uygulamasındaki araç zamana bağlı olarak değiştirilebilir. Allah’ın resulü kendi döneminde hangi aracı kullanarak ayeti tatbik ettiyse, bizde amacı dikkate alarak günümüz şartlarının gerektirdiği başka bir aracı kullanabiliriz. Ancak bu davranış; amaçla aracı karıştıran zihniyetlerce, Sünnete zıt hareket etmek ve ayetlerin anlamlarını saptırmak olarak değerlendirilebilir. Bize göre bu değerlendirme tepkisel bir değerlendirmedir ve doğru değildir ALINTI