Mevlevilik
MsXLabs.org & İslam Ansiklopedisi
Anadolu'da teşekkül eden tarikatların en büyüğü Mevlevîliktir dense aksini idda etmek kolay değildir. Gerçekten Mevlevilik kadar geniş kitleleri etkilemiş yalnız Müslümanları değil, gayrimüslimleri bile Mevlevîlik ölçüsünde tutmuş bir başka tarikat daha yoktur. Kurucusııyla adı âdeta özdeşleşmiştir. Mevlânâ deyince Mevlevîlik, Mevlevîlik deyince Mevlânâ'nın akla gelmemesi mümkün değildir. Birçokları Mevlevîyi Mevlânâ'nın kurduğunu, usûl ve erkânını onun tespit ettiğini sanır ki bu yanlıştır. Şüphesiz temelleri Mevlânâ zamanında atılmış, bir tarikatın ortaya çıkması için gerekli ortam onun zamanında sağlanmıştır. Ama kurumlaşma daha sonra olmuş, bunda da Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'in gayretleri rol oynamıştır.
Mevlevîlik, etkisi Anadolu'yla sınırlı kalmayan bir tarikattır. Mevlevilik Anadolu dışında birçok Müslüman olan ve olmayan ülkede tanınmış, taraftar toplamış, hükmetmiş bir tarikattır. Bugünkü Türkiye'nin 25 katı büyüklüğe sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen her yerine yayılmıştır. Üstelik buralarda yalnızca Müslümanları değil gayrimüslimleri de kendine çekmiş, Rumlardan, Ermenilerden vb. Mevleviler çıkmış, bu vesileyle İslamı benimseyenler görülmüştür. Daha da önemlisi başta İngilizler olmak üzere Amerikalılar, Almanlar, Hollandalılar ve diğer Batılılar arasında Mevlânâ ve Mevlevîlik derin yankılar uyandırmış, sayısız Batılı aydın Mevlânâ'yı ve yazdıklarını daha iyi anlayabilmek için Farsça öğrenmeye kalkışmıştır.
Mevlevilikte bu çok geniş ve çok çeşitli unsurları etkileme geleneği Mevlânâ'nın bizzat kendisiyle başlamıştır. Mevlânâ, en yüksek aristokrattan en alt tabakadaki halka, Müslimden Hıristiyan ve Musevî gibi gayrimüslimlere kadar birçok müridi, muhibbi, sempatizanı etrafına toplamayı başarmıştır. Mevleviliğin kurumlaşmasından sonra Mevlevi önderleri geniş çevreleri etkileme geleneğini sürdürmüşlerdir. Mevlânâ'nın manevî gücü nice yolunu sapıtmış, imansız, Allahsız kimseye dine ve Allah'a dönme konusunda ilham kaynağı olmuştur.
Mevlevîlik, sanat ve edebiyat alanında da çok değerli sanatkârlara ilham kaynağı olmuştur. Nef'î ve Şeyh Galib gibi iki büyük divan sâri bunlara örnektir.
Mevlevîlikte Sema ve Mukabele
Lügatte, işitmek, duymak, iyi şöhret, anılmak anlamlarına gelen semâ' ve simâ' sözü, terim olarak güzel sesle, bazı kere de müzik aletiyle söylenip çalınan bir neşîde yüzünden coşup ritmik, yahut rastgele harekette bulunmak, dönmek, oynamak karşılığı kullanılır.
İslâm'da müzik âleti, camiye girmemiş, fakat tasavvuf, zilsiz defi, usul tutulan kudümü, inleyen rebâbı, feryad eden neyi tekkeye almıştır. İnsanlık tekâmül ettikçe mûsiki de iki yöne yönelmiştir: Birincisi, insanın şehevî duygularını ifadeye yarayan, şehevî özlemleri dile getiren ve kamçılayan ladini bir mûsikidir; ikincisi ise manevî özlemleri, insanî duyguları, ilâhî aşkı dile getiren dînî mûsikidir.
İslâm fakihler, mûsikinin ve dînî raksın caiz olup olmayacağında ikiye ayrılmışlardır. Büyük bir çoğunluk, ne suretle ve ne niyetle olursa olsun, mûsikinin haram olduğunu söylemiştir. Bir kısmıysa bâtılı tervîc etmemek şartıyla mûsikiyi caiz saymış, Şâfî'î de bunlara katılmış, düğünlerde, deve haydamadaysa, caiz bilinmiştir.
Bilhassa Şems'le buluştuktan sonra kendisini semâ'a veren, semâi bir vecit olarak kabul eden Mevlânâ, insanın, semâ' ederken beşerî küçüklüklerden, dünyevî ve ferdi ihtiraslardan kurtulacağını söyler.
Mevlevî mukabelesi, yâni önce namaz kılınıp Mesnevi şerhi dinlendikten sonra naat, Mevlânâ'nm şiirlerinden birinin, özel bestesiyle ve tek kişi tarafından okunması, sonra âyin denen Mevlevî neşîdeleri hangi makamdan okunacaksa o makamda karar etmek üzere bir ney taksimi, ondan sonra semâ'hane denen ve mukaabele yapılan yerin çevresinde, çevresinde, kapıya karşı serilmiş olan postun önünde karşılıklı baş kesilerek (sağ ayağın baş parmağı, sol ayağın baş parmağı üstüne konup, sağ el kalb üstünde olarak karşıdakinin yüzüne bakılıp baş, göğse doğru indirilerek) niyaz edilmek üzere üç kere, çalınan peşreve ayak uydurarak dövülmesi (devr-i Veledî), ondan sonra da hırkalar atılıp bürünerek şeyhe niyaz edilip semâ'a başlanması, muayyen yerlere üç kere, hep birden durulup tekrar semâ'a girilmesi, dördüncü devrin Kur'an tilâvetiyle bitmesi ve semâ'hâneden şeyhin çektiği gülbangden sonra birer birer niyaz edilerek çıkılması, ancak hicrî IX. (XV) yüzyılda kabul edilmiştir.
Mevlevîlerde, semâ' için çeşitli makamlardan beslenmiş olan ve çoğu Mevlânâ'nm şiirlerinden seçilmiş bulunan ilâhilere "âyin", bunları meşk edip okuyanlara "âyîn han", şeyhe karşı yüksek bir mehfelde toplu bir halde bulunan mûsıkıye heyetine "mutrıb", buraya "mutrıb-hâne" neyleri idare edene "ney-zenbaşı", yahut "ser-nâyî", usulü kudümle idare edene "kudüm-zenbâşı" denir.
İtbtidâî toplumlarda disiplinsiz, gürültülü bir tezahür hâlinde olan ve sihri bir hüviyet de taşıyan, ibâdet telâkki edilen semâ, Alevî ve Bektâşîlerde ritme daha uygun, vezinü, fakat muttarit bir şekil almış, Mevlevîlikteyse tamamiyle ideal ve Lâhûtî bir şekle bürünmüş, ulvî ve ilâhi son merhalesini bulmuştur. (Abdülbaki Gölpınarlı '80 Soruda Mezhepler ve Tarikatlar').
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 20:53
Sebep: başlık düzenlendi
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!