Arama

Tarikatlar - Mevlevilik - Tek Mesaj #5

ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
13 Mayıs 2011       Mesaj #5
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Mevlevilik


MsXLabs.org & İslam Ansiklopedisi

Anadolu'da teşekkül eden tarikat­ların en büyüğü Mevlevîliktir dense aksini idda etmek kolay değildir. Ger­çekten Mevlevilik kadar geniş kitleleri etkilemiş yalnız Müslümanları değil, gayrimüslimleri bile Mevlevîlik ölçüsünde tutmuş bir başka tarikat daha yoktur. Kurucusııyla adı âdeta özdeşleşmiştir. Mevlânâ deyince Mevlevî­lik, Mevlevîlik deyince Mevlânâ'nın akla gelmemesi mümkün değildir. Birçokları Mevlevîyi Mevlânâ'nın kurduğunu, usûl ve erkânını onun te­spit ettiğini sanır ki bu yanlıştır. Şüphesiz temelleri Mevlânâ zamanında atılmış, bir tarikatın ortaya çıkması için gerekli ortam onun zamanında sağlanmıştır. Ama kurumlaşma daha sonra olmuş, bunda da Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'in gayretleri rol oynamıştır.

Mevlevîlik, etkisi Anadolu'yla sı­nırlı kalmayan bir tarikattır. Mevle­vilik Anadolu dışında birçok Müslü­man olan ve olmayan ülkede tanın­mış, taraftar toplamış, hükmetmiş bir tarikattır. Bugünkü Türkiye'nin 25 ka­tı büyüklüğe sahip Osmanlı İmpara­torluğu'nun hemen her yerine yayıl­mıştır. Üstelik buralarda yalnızca Müslümanları değil gayrimüslimleri de kendine çekmiş, Rumlardan, Ermeni­lerden vb. Mevleviler çıkmış, bu vesileyle İslamı benimseyenler görülmüştür. Daha da önemlisi başta İngilizler olmak üzere Amerikalılar, Al­manlar, Hollandalılar ve diğer Batılılar arasında Mevlânâ ve Mevlevîlik derin yankılar uyandırmış, sayısız Batılı aydın Mevlânâ'yı ve yazdıklarını daha iyi anlayabilmek için Farsça öğrenmeye kalkışmıştır.

Mevlevilikte bu çok geniş ve çok çeşitli unsurları etkileme geleneği Mevlânâ'nın bizzat kendisiyle başlamıştır. Mevlânâ, en yüksek aristokrattan en alt tabakada­ki halka, Müslimden Hıristiyan ve Musevî gibi gayrimüslimlere kadar birçok müridi, muhibbi, sempatizanı etrafına toplamayı başarmıştır. Mev­leviliğin kurumlaşmasından sonra Mevlevi önderleri geniş çevreleri etki­leme geleneğini sürdürmüşlerdir. Mevlânâ'nın manevî gücü nice yolunu sa­pıtmış, imansız, Allahsız kimseye di­ne ve Allah'a dönme konusunda il­ham kaynağı olmuştur.

Mevlevîlik, sanat ve edebiyat ala­nında da çok değerli sanatkârlara il­ham kaynağı olmuştur. Nef'î ve Şeyh Galib gibi iki büyük divan sâri bun­lara örnektir.

Mevlevîlikte Sema ve Mukabele


Lügatte, işitmek, duymak, iyi şöhret, anılmak anlamlarına gelen semâ' ve simâ' sözü, terim olarak güzel sesle, bazı kere de müzik aletiyle söylenip çalınan bir neşîde yüzünden coşup ritmik, yahut rastgele harekette bulun­mak, dönmek, oynamak karşılığı kullanılır.

İslâm'da müzik âleti, camiye gir­memiş, fakat tasavvuf, zilsiz defi, usul tutulan kudümü, inleyen rebâbı, feryad eden neyi tekkeye almıştır. İn­sanlık tekâmül ettikçe mûsiki de iki yöne yönelmiştir: Birincisi, insanın şe­hevî duygularını ifadeye yarayan, şe­hevî özlemleri dile getiren ve kamçılayan ladini bir mûsikidir; ikincisi ise manevî özlemleri, insanî duyguları, ilâhî aşkı dile getiren dînî mûsikidir.

İslâm fakihler, mûsikinin ve dînî raksın caiz olup olmayacağında iki­ye ayrılmışlardır. Büyük bir çoğun­luk, ne suretle ve ne niyetle olursa ol­sun, mûsikinin haram olduğunu söy­lemiştir. Bir kısmıysa bâtılı tervîc et­memek şartıyla mûsikiyi caiz saymış, Şâfî'î de bunlara katılmış, düğünlerde, deve haydamadaysa, caiz bilin­miştir.

Bilhassa Şems'le buluştuktan son­ra kendisini semâ'a veren, semâi bir vecit olarak kabul eden Mevlânâ, in­sanın, semâ' ederken beşerî küçüklük­lerden, dünyevî ve ferdi ihtiraslardan kurtulacağını söyler.

Mevlevî mukabelesi, yâni önce na­maz kılınıp Mesnevi şerhi dinlendik­ten sonra naat, Mevlânâ'nm şiirlerin­den birinin, özel bestesiyle ve tek kişi tarafından okunması, sonra âyin denen Mevlevî neşîdeleri hangi makam­dan okunacaksa o makamda karar et­mek üzere bir ney taksimi, ondan son­ra semâ'hane denen ve mukaabele ya­pılan yerin çevresinde, çevresinde, kapıya karşı serilmiş olan postun önün­de karşılıklı baş kesilerek (sağ ayağın baş parmağı, sol ayağın baş parmağı üstüne konup, sağ el kalb üstünde olarak karşıdakinin yüzüne bakılıp baş, göğse doğru indirilerek) niyaz edilmek üzere üç kere, çalınan peşre­ve ayak uydurarak dövülmesi (devr-i Veledî), ondan sonra da hırkalar atı­lıp bürünerek şeyhe niyaz edilip se­mâ'a başlanması, muayyen yerlere üç kere, hep birden durulup tekrar se­mâ'a girilmesi, dördüncü devrin Kur'­an tilâvetiyle bitmesi ve semâ'hâneden şeyhin çektiği gülbangden sonra birer birer niyaz edilerek çıkılması, ancak hicrî IX. (XV) yüzyılda kabul edil­miştir.

Mevlevîlerde, semâ' için çeşitli makamlardan beslenmiş olan ve ço­ğu Mevlânâ'nm şiirlerinden seçilmiş bulunan ilâhilere "âyin", bunları meşk edip okuyanlara "âyîn han", şeyhe karşı yüksek bir mehfelde top­lu bir halde bulunan mûsıkıye heyeti­ne "mutrıb", buraya "mutrıb-hâne" neyleri idare edene "ney-zenbaşı", yahut "ser-nâyî", usulü kudümle ida­re edene "kudüm-zenbâşı" denir.

İtbtidâî toplumlarda disiplinsiz, gürültülü bir tezahür hâlinde olan ve sihri bir hüviyet de taşıyan, ibâdet te­lâkki edilen semâ, Alevî ve Bektâşîlerde ritme daha uygun, vezinü, fakat muttarit bir şekil almış, Mevlevîlikteyse tamamiyle ideal ve Lâhûtî bir şek­le bürünmüş, ulvî ve ilâhi son merhalesini bulmuştur. (Abdülbaki Gölpınarlı '80 Soruda Mezhepler ve Tarikatlar').
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 20:53 Sebep: başlık düzenlendi
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!