Makbule Atadan’ın Atatürk’e İlişkin Anlattıkları Üzerine Bir Basın Taraması
Atatürk’ün gerçeklere dayalı yaşam öyküsünün yazılışında, özellikle bu yaşamın çocukluk ve gençlik dönemlerinin doğru ve yeterli belirlenmesinde annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’ın anlattıkları, ilk elden kaynak olarak büyük önem taşımaktadır. Bu yazımızda Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın1 basınımızda yer alan Atatürk’e ilişkin ilk elden söyleşileri, kronolojik sıra içinde gösterilmiş ve örnekler verilmiştir.
GİRİŞ
Atatürk’ün yaşam öyküsünün gerçeklere uygun yazılmasında, şüphesiz ki ilk elden kaynakların büyük değeri ve önemi vardır. Bu hususta Atatürk’ün anlattıklarının yanı sıra, ailesini oluşturmuş ya da yaşamına karışmış kimselerin verdikleri bilgiler, onlardan kalan anılar, Atatürk’ün biyografisinde paha biçilmez önem kazanmaktadır.
Bir insanı en yakından tanıyan, onun yaşam öyküsündeki ayrıntıları en iyi bilenlerin başında şüphesiz ki, kendi aile bireyleri gelmektedir. Konu bu açıdan değerlendirildiğinde Atatürk’ün yaşamına, özellikle onun çocukluk ve gençlik yıllarına ışık tutacak kimselerin başında, annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’ın geldiği görülmektedir. Bu bakımdan, Atatürk’ün yaşamını konu alan birçok tarihçi ve yazar, Atatürk’ün annesi ve kız kardeşiyle görüşme gereği duymuşlar, onlardan elde ettikleri bilgileri ve anıları, yazdıkları kitapların sayfalarına geçirmişlerdir2.
Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın yaşamı 14 Ocak 1923’de son bulduğundan, basında, Atatürk hakkında onunla yapılmış bir konuşma bulunmamaktadır. Bununla beraber Millî Mücadele yıllarında Ankara’ya gelmiş olan Grace Ellison3 gibi bazı yabancı gazeteci ve yazarlar, sınırlı da olsa Zübeyde Hanım’la konuşma fırsatı bulmuşlardır.
Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım, annesine oranla uzun bir ömür sürmüş, bu nedenle özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra –Büyük Adam’ın yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler almak bakımından- zaman zaman gazetecilerin ilgi odağı olmuştur.
Makbule Hanım’la yapılmış söyleşiler üzerine gerçekleştirdiğimiz geniş bir basın taramasında, bu hususta kendisiyle yapılmış ilk görüşmenin kronolojik zincir içerisinde, 1947’de haftalık Akın Gazetesi’nde “Selime Seden” imzasıyla yayınlandığını görüyoruz. Bu konuşmayı, aynı yazarın yine Akın Gazetesi’nde 1948’de yayınlanan diğer bir konuşma dizisi izlemektedir. Makbule Hanım’la yapılan üçüncü söyleşi ise Yaşar Yula tarafından 1950’de gerçekleştirilmiş; bunu 1952–1953 yılları arasında Yeni İstanbul Gazetesi’ndeki “Büyük Kardeşim Atatürk” başlıklı uzun bir yazı dizisi takip etmiştir. Makbule Hanım’la yapılan söz konusu bu dördüncü konuşmada, söyleşiyi nakleden kişinin adı verilmemiştir. Daha sonra şair ve gazeteci Şemsi Belli’nin 1955’de kaleme aldığı “Ağabeyim Mustafa Kemal” adlı yazı dizisi Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmış ve bugünkü tespitlere göre Makbule Hanım’la yapılan beşinci söyleşiyi oluşturmuştur. Makbule Hanım’la yapılan altıncı ve son görüşme ise Dr. Rıdvan Ege tarafından 1 Kasım 1955 günü yapılmış; ancak bu konuşma Ulus Gazetesi’nde 1962 yılı Kasımı’nda yayınlanmıştır.

Bütün bu yazılar ve yazı dizilerinde Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın anlattıkları, özellikle Atatürk’ün aile çevresine, onun çocukluk ve gençlik dönemlerine ilişkin olup, birçok bilinmeyen olaya değinmektedir.
Makbule Hanım’ın söyleşileri üzerine yaptığımız basın taramasının diğer bir ilginç yönü de, bu taramada belirlenen birçok yayının Atatürk’le ilgili bibliyografik literatürde yer almayışıdır4. Aşağıda, Makbule (Atadan) Hanım’la yapılmış söyleşileri, yayın tarihlerine göre kronolojik bir sıra ile sunuyoruz:
1947’DE HAFTALIK AKIN GAZETESİ’NDE “SELİME SEDEN” İMZASIYLA YAYINLANAN SÖYLEŞİ
Selime Seden imzasıyla Akın Gazetesi’nde yayınlanan bu söyleşi, Atatürk’ün ölümünden sonra Makbule Hanım’la yapılan görüşmelerin ilkini oluşturmaktadır. Söz konusu söyleşiyi aşağıda tam metin olarak veriyoruz:
Atatürk’ten Hatıralar
Atatürk’ün son günlerine dair hatıralarını rica ettiğim hemşireleri sayın bayan Makbule Atadan, bana şu izahatı verdiler:
—Atatürk’ün Ankara’ya son gidişini bugün gibi hatırlıyorum. O geceyi Rukiye ile beraber sabaha kadar yanında geçirmiştik. Durmadan terliyordu. Ben çamaşırlarını değiştirmesi için kendisine yardım ediyordum. Ağır bir hastalığa tutulduğu gözle görülüyordu. O seyahate ben iştirak etmeyecek ve sıhhatimi alâkadar eden işler yüzünden bir müddet İstanbul’da kalacaktım. Kendisinden müsaade istedim, verdi. Ertesi günü, kendisini Haydarpaşa’ya götürecek olan motor sarayın önüne gelmişti. Uğurlamak için odamdan çıkarak, kendisiyle yatak odasının önünde karşılaştık. Halinden bana veda etmeğe hazırlandığı belli idi.
—Sizi motora kadar uğurlamama müsaade ediniz, diye yalvardım.
Sert ve kesik bir sesle:
—Hayır! dedi. Buradan uğurlamanız kâfidir.
Atatürk o gidişinde çok halsiz ve yorgun görünüyordu. Kendisine boynundaki eşarbı düzeltecek kadar dahi bir kuvvet görmemiş olmalı ki, iki elini yanlarına salıvererek bu işi yapmamı benden istemişti. Onu hiç bu kadar halsiz ve yorgun görmemiştim. Anlaşılıyordu ki daha aylarca evvel, öldürücü hastalık tesirlerini göstermeğe başlamıştı.
İki gün sonra, Atatürk beni Ankara’ya çağırttı. Köşke gittiğim vakit kendisini uzun bir şezlongda oturur bir vaziyette buldum. Bana:
—Gördün mü kardeşim, doktorlar bana günde beş türlü tatlı yediriyorlar
dedi.
—Afiyet olsun, diye cevap verdim.
El altından bir havadis almıştım. Ata’nın ayaklarına su indiğini gören Doktor Neşet Ömer, bütün gece Atatürk’ün odasının önünde dolaşarak “Ne yapayım da mesuliyetten kurtulayım!”diyormuş. Çünkü o vakte kadar hastalığı teşhis edememişti. Bir istida yazmış, “Ben mesuliyet kabul etmem, Avrupa’dan doktor getirin; çünkü Ata ağır hasta!” demişti.
* * * *
— Size Atatürk’ün son günlerine ait hatıralarımı anlatırken, içimde senelerce açıklamadan güçlükle sakladığım bir acıyı ifade etmek isterim:
Atatürk çok ağır bir hale gelmiş, Dolmabahçe Sarayı’nda yatıyordu. Doktorlar karnında toplanan ve kendisine büyük bir rahatsızlık veren suyu iğne ile girerek almak fikrinde bulunmuşlar ve kendisine bunu anlatmışlar. O da:
— Bir kere hemşireye sorun, onun reyini alın ve işinize öyle başlayın! diye emretmiş. Atatürk’ün bu arzusu bana iletilmedi. Her zaman aramızda bir mâni olan Hasan Rıza Bey, bu defa da Atatürk’le alâkadar olmaktan beni alıkoyuyordu. Bunu hiç unutamıyorum. Atatürk’ün yanına birçok doktorların ve operatörlerin girdiğini bana sofracı Muzaffer söyledi. Koşarak yanına gittim. Beni yolda Kılıç Ali önledi. Doktor Neşet Ömer, su alındığından haberdar olmamaklığımı hayretle karşıladı ve Atatürk’ün vermiş olduğu emri bana tekrar etti. Hayretler içinde kaldım. Atatürk’ün yanına girdim. Doktorlar orada ancak 4–5 dakika durmama müsaade ediyorlardı. Atatürk rahattı, neşeliydi, bundan istifade ederek kendisine şu suali sordum:
— Su alırken hangisi daha kolay oluyor; yarmak mı, delmek mi?
İki elini havaya kaldırdı:
—İkisi de kötü! İkisi de ne yenir, ne yutulur! dedi.
Sayın Bayan Makbule Atadan, derin bir karamsarlık içinde hatırladığı o elemli dakikaların tesiriyle çok üzüntülüydü. Gözlerinden süzülen yaşları zaptedemiyordu. O acıklı günlerin hatıralarını yaşatmasını isteyerek onu daha derin bir ıstırap içinde bırakmağa gönlüm razı olamazdı. Kendisinden müsaade istedim. Dünyanın en büyük adamlarından biri olan Atatürk’ün kardeşi olmak gibi müstesna bir şerefe erişmiş olan sayın Bayan Makbule Atadan’ı teselli bulmaz kederiyle baş başa bıraktım.
1948 YILINDA HAFTALIK AKIN GAZETESİ’NDE “SELİME SEDEN” İMZASIYLA YAYINLANAN SÖYLEŞİ
Gazeteci Selime Seden’in, Makbule (Atadan) Hanım’la yapmış olduğu ikinci görüşmesini oluşturan konuşmayı aşağıda tam metin olarak sunuyoruz:
Güler yüzlü, kibar tavırlı bir kadın, Atatürk’ün hemşiresi Bayan Makbule, romatizmadan acı çektiği için, güçlükle yürüyebiliyordu. Geniş ve aydınlık salonda karşı karşıya oturduk. Bu sefer, Atatürk’ün çocukluğundan, mektep hayatından ve bazı hususiyetlerinden malûmat almak istiyordum. Nazik ev sahibesi gülümsedi ve çok gerilerde kalan uzun senelerin hatıralarını kısaca canlandırmağa başladı:
Ali Rıza Bey Ailesi
—İsterseniz, size ilkin babamdan ve ailemizden bahsedeyim: Bildiğiniz gibi babamız, gümrük memuru Ali Rıza Bey’dir. Son zamanda memuriyetinden ayrılmış, ticaretle meşgul oluyordu. Ormanlar almıştır ve kereste ticareti yapıyordu. Zannederim Kel Hasan Paşa bu ormanları babamdan alarak kendi adamlarına vermek istemişti. Muvaffak olamayınca, yaktırmış olduğu söylenir.
Ağabeyim Atatürk, Ali Rıza Bey’in dördüncü evlâdıdır. Kendisinden evvel Fatma, Ömer ve Ahmet adında üç kardeşimiz daha dünyaya gelmişse de ömürleri vefa etmemiş ve ölmüşlerdir.
Mustafa (Kemal), bunlardan sonra dünyaya gelmiştir. Ben daha sonra geldim. Benim küçüğüm Naciye’dir. Ben, Atatürk mektepte iken doğmuşum. Beni pek çok severdi. Öteki hemşirem Naciye ile araları pekiyi değildi. Babam Ali Rıza Bey, bağırsak vereminden vefat etmiştir.
Zübeyde Hanım Ailesi
Annemin babası, yani büyük babam üç defa evlenmiştir. İlk hanımından dayım Hüseyin Bey dünyaya gelmiştir. Annemle babamın evlenmelerine vasıta olan da, bu sevgili dayımız Hüseyin Bey’dir. Hiç evlenmemiştir. Bütün hayatını aileden kimsesiz kalanların yetişme ve yetiştirilmelerine adamıştır. Babam Ali Rıza Bey ölüp de, biz öksüz kalınca imdadımıza yetişen de bu aziz dayımız Hüseyin Bey olmuştur. “Rapla” Çiftliği’ni tutuyordu. Derhal Selânik’e gelerek bizi, yani annemi, ağabeyim Mustafa’yı, beni, hemşirem Naciye’yi ve dadımızı alarak çiftliğe götürdü.
Çiftlik binası
Götürülmemiz üzerine Mustafa Kemal’in ilk tahsil hayatının sekteye uğradığını söylemeğe lüzum görmem. Dayımın bizi götürdüğü çiftlik havadar bir yerdi. Durunuz size binayı tarif edeyim: Dört köşeli bir kule.. Zemin katında bir oda vardı. Burada merdivenle üst kata çıkılırdı. Burada da, karşılıklı iki oda ve dört gözlü ambar! Biz yüklüklü büyük odada yatardık. Dadım küçük odada yatardı. İşte bu odanın altında arabalık olduğunu hatırlıyorum. Sonra, karşıki ambarın üstünde bir sofa vardı. Mutfağın yanında uzun bir mahzen vardı ki, avlunun sonuna kadar uzanırdı. Bunun dış tarafında yarıcıların kulübeleri vardı.
Çiftlik hayatı
Bayan Makbule, burada hatıralarını topluyormuş gibi duraladı. Çok geçmeden gözlerini gözlerime dikerek gülümsedi:
—Mustafa burada çok sıkılıyordu, dedi ve sözlerine devam etti:
—Bilmezsiniz, o çok ağırbaşlı bir çocuktu. O geniş, koca çiftlik kendisine dar gelirdi. Bugünkü gibi hatırımdadır: Tahtaları keser, küçük çiviler çakar ve bu çivilere incecik saz telleri gererek tambura yapar ve çalardı. Ben de kendisine yardım ederdim. Bütün bunların vakit geçirmek için aranan çareler ve başvurulan basit eğlenceler olduğunu tabiî anlıyorsunuz. Tahta kesme ve güvercin yuvası yapma gibi meşguliyetlerinde ona yardım ederdim.
Bayan Makbule bu noktada bir daha daldı. Bir daha başını ve gözlerini kaldırarak gülümsedi:
—Bakla tarlasının öteki başına giderdik. Burada zemini bir metre kadar kazar, bizi alacak kadar bir evcik yapar ve bir de küçücük ocak taslağı yaptıktan sonra, “Bekle kardeşim, sana yemek getireyim!” derdi. Getirdikleri, ağzı lüleli küçücük bir testi içinde ayran, peynir ve ekmekten ibaret bir kır kahvaltısı olurdu. Birlikte yerdik. Yiyemediklerimizi oyduğu ocağımsı yere saklardı.
Hizmetçinin getirdiği kahveleri içerken, Bayan Makbule bir iki dakika sessiz kaldı. Ardından yine o tatlı tebessümüyle anlatmağa başladı:
— Ağabeyim Mustafa’nın başka bir eğlencesi de çiftlik bostanına bize mahsus küçücük bir çardak yapmak olurdu. Çardağı hazırlayınca üstünü ve yanlarını yeşil yapraklı dallarda örter, pencereler yapar ve sonra karpuz ve kavun dilimlerini sıralayarak yarıcıların küçük çocuklarına yedirir, bana da ayrıca ikramda bulunurdu.
Burada bayan Makbule’nin bakışları canlandı: “Bilirmisiniz? Bana ‘Makbuş’ derdi.”
Tahsil meselesi
— Günler, aylar geçiyordu. Küçük Mustafa’nın tahsil meselesi dayımın dikkatinden kaçmıyordu. Buna bir çare düşündüler: Orada, çiftliğe yakın bir çiftlikte “Çalı” çiftliğinde küçük bir kilise ve mektebi vardı. Ağabeyime, “Haydi seni oraya verelim!”dediler. Mustafa’yı götürdüler. Orada tapınan Hıristiyan çocuklarını görünce, etkilenmiş ve gece rüyasına girmiş.. Ertesi gün bir daha gittiğini hatırlıyorum. Üçüncü günü, “Beni tapınmağa mı gönderiyorsunuz?” diye isyan etmişti. İşte bundan sonra, çiftlik kâtibinden birkaç gün kadar ders aldı. Bu çiftlik kâtibi de onu tatmin edememişti. Okumak hevesi o kadar ateşli idi ki, onda âdeta bir huzursuzluk yaratmağa başlamıştı. Ağabeyimin, o zaman tam dokuz yaşında olduğunu hatırlıyorum.
Simit hikâyesi
Atatürk’ün düzenli eğitim hayatına atılması işte bundan sonra başlamıştır. Bayan Makbule, o devreyi de şöyle anlatıyor:
— Dayıları ile anneleri baş başa veriyorlar. Küçük Mustafa’yı okutmak lâzım! Fakat nasıl?
— Nihayet, Makbule Hanım’la hemşireleri Naciye’yi çiftlikte bırakmağa ve Mustafa’yı alıp Selânik’e, halalarının yanına götürmeğe karar veriyorlar. Bırakıp dönecekler ve küçük Mustafa orada tahsiline devam edecek! Oldukça maceralı ve heyecanlı olan bu kısa devreyi de Bayan Makbule’nin dilinden ve hatıralarından dinleyelim:
— Küçük Mustafa’yı, halasının evine bırakarak çiftliğine dönüyorlar. Halası, Bayan Makbule’nin nitelendirmesine göre, sert ve katı bir hanımdır. Daha o gece misafir çocuğu, simit alması için çarşıya gönderiyor, getirdiği simitleri beğenmediği için “değiştirmesini” söyleyerek bir daha göndermekten çekinmiyor. Hadise, dokuz yaşındaki Mustafa’nın izzetinefsine dokunuyor, cumayı bekliyor. Çiftlikten cuma namazı için Selânik’e, “Hamzabey Camii”ne gelen dayısını buluyor. Arada geçen kısa ve kesin konuşma şudur:
— Dayı, siz beni halama uşak mı verdiniz?
— Ne münasebet! O nasıl söz!
— Beni gece yarıları çarşılara gönderiyor. Ben orada oturamam!
— !…